İZLANDA 4.& 5. GÜN (REYKJAVIK ve KUZEY IŞIKLARI 04-05 Mart 2017)

İzlanda’da son günümüz. Yarın sabah erkenden uçağımız var. Uzun bir kahvaltı ile başlıyoruz güne. Bugün arabayla yol yapmayacağız. Geldiğimizden beri gezemediğimiz Reykjavik’i gezeceğiz. Donmuş gölde yürüyeceğiz. Mira’nın en çok heyecanlandığı şey bu bugüne dair. Geldiğimizden beri  gölün yanından geçiyoruz ve üstünde yürüyenleri görüyoruz. Doğal olarak Mira da yapmak istiyor. Ben de!

Zaten küçük bir şehir. Yürüyerek yarım günde her yerini doya doya görürsünüz. Arabamıza atlıyoruz ve önümüze çıkan herhangi bir sokağa gire gire plansız bir şekilde dolaşıyoruz. Gölün yakınında boş bir park yeri bulunca hemen arabayı bırakıp göle doğru gidiyoruz. Bu arada arabaya biner binmez Mira ‘acıktııımm’ dedi ve kahvaltının üstünden daha 2 saat bile geçmemişken yanımızdaki sandviçini yedi yuttu.

Hani hemen hemen her şehrin meşhur bir meydanı vardır ve turistler olarak hepimiz oralarda toplaşırız ya. Heh işte Reykjavik için bu donmuş göl o meydandı bence 🙂

Hiç birimiz daha önce donmuş göl üstünde oynamamışız. Bırak oynamayı yürümemişiz bile. O yüzden çocuklar gibi şeniz. Özgür Mira’yı ellerinden tutup çeke çeke kaydırıyor. 3 kocaman adım atıp sonra kendini kaymaya bırakmayı falan öğretiyor. Anne n’apıyor? Tabi ki fotoğraflarını çekiyor…
Ortam değişik. Gölün bir ucundan diğer ucuna koşa koşa geçenler, pusetteki bebesi ve kızağıyla gelip, göl ortasında çocuğu parka bırakır gibi oyuna bırakanlar, buzda zıplayıp havada fotoğraf çektiren Japon gençler, buz pateni yapan 65 yaş civarında bir amca, onun peşine takılmış 5-6 yaşlarında sapsarı  saçlı bir kız çocuğu, buzda zar zor ayakta duran ve keyiften kikir kikir dolaşan orta yaşlı hatun turist grubu, ayaklarında patenleri, el ele tutuşmuş, hem kayan hem de tasmayla köpek gezdiren bir çift, gölün ucunda buzsuz yerde yaşayan ördekleri ve kazları besleyen aileler, kızağa bebesini oturtmuş bir uçtan diğerine koşan bir baba ve biz. Hani hafiften de kar yağsa Hollywood filmindeyiz. Tam da Noel zamanı…

Donmuş göl acıktırır! Acıktık. Bugün sosisli sandviç yiyeceğiz, karar o. Kendi içinde hafif meşhur olmuş bir durumu var buranın ‘hotdog’unun. Deneyelim bakalım. Merkeze doğru yürüyoruz. Sosislicide deli bir kuyruk. Biz o kadar deli değiliz şu anda ama. Beklemeden devam ediyoruz. ‘Yer gök sosislicidir yeaaa’ diye düşünüyoruz. Hediyelik satan dükkanlara girip çıkıyoruz. Sosislici araya araya Hallgrímskirkja Kilisesi’ni görene kadar yürüdük. O kadar yakınına kadar gelmişken gidelim de aradan çıksın bari. Yürümeye devam.
Bugün o kadar yavaş hareket ediyoruz ki. Halimiz yok. 3 gündür her gece 3-4 saat uyumak, tüm gün uzun yol yapmak ve soğuk bizi yordu. Artık koşturasımız yok. Mira’nın hele  hiç yok. Patlamaya hazır bomba gibi. Çok belli. Ayağınızı denk alın mesajını gayet net verdi sabahtan. Biz de bunun üstüne  otelden çıkmadan önce ona ‘Bugün senin günün. Sen ne yapmak istersen onu yapacağız’dedik. Donmuş göl ve sıcak su havuzu dedi. Tamamdı. Sosislici ararken şehir merkezini de aradan çıkarmış olduk.

Kilise diyordum. Güneşli havada salına salına yürüyerek ulaştık. Mimarisi çok hoş. Tepesine çıkıp şehri tepeden seyredebiliyorsunuz. Biz çıkmadık. Mira istemedi. Eee bugün onun günüysee ve çocuğum 3 gündür sepet gibi oradan orada sürüklendiyse bizimle birlikte bugün de biz onun peşinde sürüklenebiliriz. Hiç sakıncası yok. İşimize de geliyor zaten aşırı yorgunuz. Aynı yoldan yine salına salına ilk gördüğümüz sosisliciye dönüyoruz paşa paşa. Başka bulamadık çünkü 🙂 Öyle de meşhur bi şey değilmiş demek! Birer sosisli yiyip donmuş göl üstünde kaya kaya arabamıza dönüyoruz.

Mira ayakta uyuyor! Otele gidip, uyuyalım bari. Uyanınca da lokallerin takıldığı kaydıraklı maydıraklı bir termal havuza gideceğiz. Plan bu. 2 saate yakın uyuyor Mira. Özgür ve ben de pert halde uzanıyoruz. Uyanıyor. Uyanıyor ama nasıl uyanıyor?! İçine şeytan kaçmış evladımın. Nasıl teers, nasıl aksiii. Havuzun fotoğraflarını gösteriyoruz. Gitmezmiş o havuza. Kaydıraklı istemezmiş. Geçen gün gittiğimiz havuzu istermiş o. Sadece o havuzu istermiş. Miş miş miş…. Ayılamıyor. Uykusunu açamıyor. Gücünü toparlayamıyor ve biz öğleden sonrayı odamızda dinlenerek geçiriyoruz. Ne demiştik: gün onun günü. Bugün Miroş’u zorlamak yok. Zaten zorlamaya kalksak o modda bizi anamızdan doğduğumuza pişman edecek, hissediyoruz. Teslim oluyoruz !
Akşam üstüne doğru bu gece için ışık kovalayacak yer seçme çalışmalarına başlıyoruz. Aplikasyonları, hava durumunu falan  kontrol ediyoruz (hangilerini kullandığımızı merak ediyorsan şuraya). Koşullar uygun. Şehir dışına doğru çıkalım, şehir ışıklarını arkamızda bırakalım ve ışıkları cillop gibi görelim, hem de sıcacık arabamızda oturarak yapalım istiyoruz.  Turizm ofisinin eski bir çalışanının web sitesini buluyorum. Önerdiği 5 yer var. Biz zaten 3 tanesini denemişiz. 1 tanesi çok uzakta. Diğeri şehirden yaklaşık 20-25dk’lık bir araba mesafesinde. Oraya gitmeye karar veriyoruz. Havuz planını iptal ediyoruz. Sabah alana giderken kovalamak niyetinde olduğumuz ışıkları uyku öncesine alıyoruz. Hava kararmadan arabaya atlayıp ön çalışma yapmak ve kendimize en uygun yeri bulmak niyetindeyiz. 6:30 gibi arabaya atlıyoruz. Tam Mira’nın kemerini bağlarken  soruyorum:
‘Özgür fotoğraf makinesini şarj ettin mi?
Cevap:
‘hayır!’
Uykusuzluktan sürmenaj olmuşsak demek. En büyük amacımız ışık fotoğraflamak ayol makineyi şarj etmemek ne demek!
Mira’nın kemerini açıyorum. Otel lobisine geri dönüyoruz. Pili şarja takıyoruz. Bekliyoruz… Mira da oyun oynuyor. İyi de oluyor bakma. 15dk sonra pil hazır! Tekrar arabaya.
Tarif edilen yeri buluyoruz ama bizi kesmiyor. Hala şehir ışıklarının içindesin. O mutlak karanlık yok ve olmayacak belli. Hava da hala kararmadı zaten. Hemen yan taraftan giden bir yol var. Nereye gidiyor, nasıl bir yol bilmiyoruz ama yolun devamında hiç bir ışık görünmüyor. Yolun sonu karanlık yani!
Bas gaza Özgür, karanlığa gidiyoruz!
Hafif yokuş yukarı doğru ilerliyoruz. Yolun iki tarafı da yaklaşık 1m karla kaplı. Altımızdaki yolun yol olup olmadığından bile emin değiliz. O her yola gelen, vıcır vıcır buzda bile hiç kaymayan arabamız kaya kaya ilerliyor. Yol tek arabanın geçebileceği kadar geniş. Karşıdan başka bir araba gelse ne halt ederiz bilmiyoruz. Özgür ‘merak etme araba gelirse geri geri giderim ben burada’ diyor. E iyi madem!
İlerledikçe yol yer yer genişliyor allahtan. Tepede bir yerde genişçene bir alan buluyoruz sonunda. Tripod kurup, arabadan inebileceğimiz genişlikte. Oraya dükkan açıyoruz. Biz sıcacık arabada beklerken Özgür kahraman pelerinini savurarak iniyor ve hazırlıkları yapıyor. Makineyi dışarıda bırakıp arabaya, ısınmaya kaçıyor. Şimdi artık bekleme zamanı. Arada deneme çekimi yapmak için indiğinde makinenin şarjının bitmek üzere olduğunu görüyor ve makineyi ısıtmaya alıyoruz. Isınınca kendine geliyor. Soğuktan şaftı kaymış aletin.
Bekledik. Bekledik. Bekledik. 1 saat bekledik ve o hava kararmak bilmedi. O beklenen karanlık çökünce bulutların arasında bir şeyler oynaşmaya başladı.  Anında şen kahkahalarla dışarıya atıyoruz kendimizi. Önce beyaz beyaz bir hareketlenmeyle başlıyor. Yavaş yavaş yeşile dönüyor. Sonra yine kayboluyor ve yine geliyor. Bir anda yemyeşil oluyor. Büyülenmiş gibi izliyorsun. Bir yandan da acaba başka renkleri de görecekmiyiz diye kıpır kıpırsın. O yeşillerin arasından bir uzay gemisi çıksa ‘tamam’ diyeceksin, ‘şimdi oldu’. O kadar bu dünyaya ait olmayan bir görüntü. Mira inmek istemiyor arabadan. Biz de tüm hazırlıkları yapıp arabanın bagajını açıp oraya oturuyoruz ve öyle çekiyoruz üçümüzün fotoğrafını. En az 30 saniye de hareketsiz durman gerekiyor. 10.saniyede dişlerinin sızlamasını hissederek o gülen ağzını bir anda kapatıyorsun:) Çürük dişe buz koymak gibi bir şey öyle 32 diş gülerek o soğukta 30 saniye durmak.
Artık gitme zamanı. Geldiğimiz yoldan yine kaya kaya dönüşe geçiyoruz. Kafamı sağa bir çeviriyorum. Arkada kırmızı ve sarı ışıklar da belirmiş.
* Özgür dur!!!
* Duramam. Durursam bir daha bu arabayı kaldıramayabiliriz bu yokuşta.
Sol tarafımız da yamaç. Şimdi şu saatte uçmanın bir manası yok tabi. Yola devam. O yeşil ışık nasıl kuvvetliyse artık şehir ışıklarında ilerlerken bile görünüyor ve hareket halindeki arabadan ıphone ile çekmeme rağmen fotoğrafta kendini gösteriyor. Net değil ama çıkması bile bir olay.

Otele vardığımızda hepimiz ayakta uyuyoruz. Valizlerimiz hazır. Sabah 4’te uyanacağız ki 7:25 uçağına yetişelim. 5:30’da da arabayı teslim etmemiz gerek. Teslim etmeden önce de benzin deposunu fullemek gerek falan….

Yine 4-5 saatlik uykuyla kalkıyoruz ve termosumuza sıcak suyumuzu doldurup otelin bizim için hazırladığı kahvaltı paketlerimizi de alıp arabaya atlıyoruz.
Yolda bir parçacık daha ışık görüyoruz. Bu sefer beyaz. Arabayı teslim edip alana geçiyoruz. Mira bulduğu yerde uyuyup uyuyup uyanıyor. Pert halde. Özgür ondan beter. En sağlam benim sanırım.
Alanda bagaj arabaları gibi yan yana park edilmiş bir sürü puset var. Herhangi bir ücret ödemeden alabiliyorsunuz ki bence tüm havaalanlarında olsa ne şahane. Mira için bir tane alıp kendimize kahvalatı edecek bir yer buluyoruz. Sallama çay, sandviç ve meyveli yoğurt. Mis.. Uçuş saati gelince de uçağa geçiyoruz. Icelandair uçakta sadece çay-kahve ve su ikram ediyor. Yiyecek bir şeyler istiyorsan satın alıyorsun. Fakat çocuklara pozitif ayrımcılık var. Onlara sandviç, meyveli yoğurt ve meyve suyundan oluşan bir menü geliyor. Şahane. Çocuk kayıran yaklaşımlara bayılıyorum. Çocuğun hayatını kolaylaştırınca onun ailesinin ve kelebek etkisi gibi o uçaktaki diğer müşterilerin de hayatını kolaylaştırıyorsun aslında.
Oslo üstünden aktarmalı gidiyoruz. 2 uçak arasında 1 saatten azıcık fazla bir zamanımız var ve İzlanda’dan geç kalkınca diğer uçağı kaçırma ihtimalimiz doğdu. Bir sonraki uçak için de 5-6 saat beklememiz gerekecek. Bu yorgunlukta korkutucu. Nitekim bizim uçak Oslo’ya indiğinde diğer uçağın kalkış saatine 30dk kalmıştı. Kaçırdık dedik. İndik uçaktan. Ekranlardan kontrol ettik. ‘Kapı kapanıyor’ yazıyor. Kapandı demiyor ama!
* Koş Özgür önden belki yakalarız.
Bir bagaj arabası kapıyorum, Mira’yı üstüne oturtuyorum. Özgür’den valizleri alıyorum ve Özgür koşuyor. Ben de arkasından. Koşa koşa pasaport kuyruğuna geliyoruz ama uçağın kalkış saatine 15dk kalmış. Yetişilir mi? Ben hissediyorum. Yetişeceğiz. Pes etmek yok. Koşuun. Hemen pasaport kuyruğunun yanında bir görevli buluyoruz. Ben sıraya Özgür de onunla konuşmaya gidiyor. Kadın arıyor, açan yok.
*Çocukla seyahat ediyoruz. Lütfen bir kere daha deneyin. Yoksa 5 saat burada beklememiz gerekecek.
Bir kere daha deniyor ve birileri açıyor. Uçak bizi bekleyecekmiş. Koşalımmış. Pasaporttaki sırayı da geçmek için bir görevli buluyoruz. Bizi öne alıyor. Nefes nefeseyiz. Hemen benim işlemlerimi yapıyor ve ‘koş hemen kapıya geliyoruz de’ diyor. Mira’yı da almaya çalışıyorum. İzin vermiyor. Tek başıma gidiyorum. Allahtan bizim kapı hemen pasaporttan çıkar çıkmaz. Koca uçak bizi bekliyor. O arada bagajları soruyorum. Sistemden kontrol ediyorlar. Sistemde görünüyor ama yetişip yetişmeyeceğini bilmiyoruz. Umrumda da değil. Biz yetiştik ya oh!
O arada Özgür ve Mira da geliyor. Uçağa geçiyoruz. Arkadaki boş koltuklara da kendimizi atıp yayıla yayıla geliyoruz İstanbul’a. Mira film izlemekten ve yemek yemekten gözünü bile kırpmadan varıyor İstanbul’a. İnanılır gibi değil. Bayılacağını düşünmüştüm oysa.
Valizlerimiz tabi ki yetişmemiş uçağa. Biz zor yetiştik onlar nasıl yetişsin. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya evimize geliyoruz. Ertesi gün valizlerimiz de kapımıza teslim ediliyor.
Böylece bir seyahatimizin daha sonuna geliyoruz. Özetlemek gerekirse çok soğuk, çok uykusuz ama büyüleyici bir seyahatti.
snapseed-17img_8270img_8311img_8452img_8356img_8358
Reklamlar

İZLANDA 3. GÜN (GÜNEY İZLANDA 03 Mart 2017)

Önceki gün Özgür’ün midesi kötüydü, dün geceyi de ben kötü geçirdim. İshal ve kusma ile geçti gecem. Yorgun ve karın ağrısı ile uyanıyorum (neredeyse hiç uyumadım aslında). Kusma ve ishal yok ama halsizlik ve midede mutsuzluk baki. Allahtan yanımızda ilaç var. Hemen ishal ve kusma için birer ilaç alıyorum.
Gene gün ağırmadan kalktık. Güya ışık kovalamaya gidecektik fakat benim bu halde çıkmam mümkün değil. Toparlanmam lazım. Odada biraz dinlenmeye alıyoruz kendimizi. Kahvaltı saati gelince de kahvaltıya iniyoruz. M
ira çok sevdi buranın kahvaltısını. Açık büfeden elinde tabağı ‘onu isterim, bundan da koy’ demek, kendi boyunun erdiği yerden meyve suyunu doldurmak hoşuna gitti. Geldiğimizden beri de ‘açım’ diye dolanıyor. Ocağımıza incir ağacı dikecek köfte:) Soğuk ve uykusuzluk iştah açtı zaar. Metabolizma savunma moduna geçti, depoları fazla fazla dolduruyor. Kızarmış ekmek, peynir ve çaydan başka bir şey yiyemiyorum. Midem almıyor. Saat 10:30′a kadar da odadan çıkamıyoruz zaten. Vücudumun savaştığı şey her neyse onu tamamen sistemden attığından emin olmam lazım ki yollarda perişan olmayalım 🙂 Elin İzlanda’sında altıma etmenin bi alemi yok di mi ama?
11:00 gibi de ishal ve kusmanın tamamen bittiğinden emin olunca yola çıkıyoruz. Karın ağrısı ve halsizlik devam. Fakat bizi odada tutar mı? Tabi ki hayır! O kadar yol gelmişim  hayatta da eksik kalmam. İlaçları da atıyoruz çantaya ve artık yoldayız.


Güney İzlanda turu aslında 300km gidiş- 300km de aynı yoldan dönüş şeklinde bir rota takip ediyor. Buzullara kadar iniyorsun. Fakat buzullara giriş için minimum yaş 10 olduğu için
göz görmeyince gönül katlanır diyerek oraya kadar gitmiyoruz. Vik kasabasına kadar gidip döneceğiz. Bu da toplamda 400km’lik bir yol. Fakat yolların durumu ve maksimum hız sınırı 80-90km ve zaman zaman 50km arasında değiştiği için bütün günü yolda geçiriyorsun. Öyle basayım da gideyim dersen ya kaza yaparsın ya da 10.000euro gibi bir ceza ödersin. İyi düşün!

Geceyi uyumadan geçirdiğim için yolda uyuyakalıyorum. Mira da yorgun. O da uyuyor. Geleli 3 gün oldu  gezmekten ve ışık kovalamaktan uyumaya pek vakit kalmadı tabi. İlk durağımız Selfoss Şelalesi. Etrafın yemyeşil olduğu dönemde nefis fotoğraf veren bir yer burası. Şelalenin arkasına geçip fotoğraf çekimi de yapabiliyorsunuz. Şelalenin hemen yanında merdivenler var. Oraya çıkıp şelalenin arkasını tepeden görebiliyorsun. Bizim gittiğimiz dönemde o merdivenler şelaleden sıçrayan sulardan dolayı tamamen buz tutmuştu. Çıkmayı deneyen bir kaç kişi oldu da çıkamadılar. 1 kişi çıktı, gördüm. O da inerken çok zorlandı. Poposunun üstüne oturdu kaya kaya indi. Sırıksıklam tabi:) Biz yakınına bile gitmeyi denemedik. Benim zaten hala halim yok. Arabayı da tam karşısına park etmişiz. Zaten geniş açıdan seyredebiliyoruz. Hem popo ısıtıcılarımız da açık! Mira arabadan dahi inmek istemiyor. Biz Özgür’le inip bir fotoğraf çektirdik (yerler cam gibi, dururken bile kayıyorsun!) ve aynen arabaya atlayıp yolumuza devam ettik. Ben o arada mide bulantısı için 1 tane daha ilaç aldım. Daha iyiyim ama hala tamamen toparlamadım.

 

Sonraki durağımız Skogafoss Şelalesi. Güneye doğru ilerledikçe güneş yüzünü göstermeye başlıyor. Şelaleye vardığımızda bizi kocaman bir gökkuşağı karşılıyor. Manzara harika. Hemen arabadan iniyoruz. Mira gökkuşağını yakalamak için koşmaya başlıyor. Tabi ki koşamıyor. Yerler tabi ki buz! Hemen duruyor. Buzlar ülkesindeyiz ve buzulları göremiyoruz ama buzun her derdini çekiyoruz maşallah.  Zaten yine soğuktan kaçacak delik arayan çocuğum gökkuşağına el sallayarak babasıyla arabaya geri dönüyor. Çocukla seyahat ederken daha önce de demiştim teslim olman gereken yeri bileceksin, kabulleneceksin. Seve seve yani 🙂 Anne fotoğraf nöbetinde. Şelalenin yanında merdivenler var. Bakınca ürkütücü görünüyor. Dik ve yüksek merdivenler. Çıkanlar var ama sayıları az. Yine kar mevsimi dışında gelirseniz buraya çıkın ve yürüyüş yapın diyorum. Tembellik etmeyin yani. Okuduklarımdan biliyorum ki şahane manzaraları olan yürüyüş yolu var. Yeşile doyuran türden. Zaten İzlanda’ya kış döneminde geliyorsanız bence en önemli olayınız kuzey ışıkları ve buzullar. O yüzden bazı yerleri atlamayı göze almanız gerekebilir ya da gerekmez sizin maceraperestliğinize kalmış.

Fotoğraf ve video çekimlerini tamamlayıp arabaya dönüyorum. 

Bas gaza Özgür istikamet: Vik.
Vik mini minnacık bir kasaba. Toplamda 200 kişi falan yaşıyormuş zaten. Siyah kumsalları ile ünlü. Arabayı sahile çekiyoruz. Kuytuda kaldığımız için rüzgarsız ve güneşli havanın tadını çıkarıyoruz. Geldiğimizden beri yapamadığı şeyi yapıyor Mira. Koşuyor! Hem de üşümeden. Bu sahilden 3-4 tane siyah volkanik taş atıyoruz çantamıza. 1 tane de deniz kabuğu. Eve dönünce hatıra heykelciği yapacağız. Kayalara tırmanıp fotoğraf çekiyoruz. Arabaya binip yola devam etmeden önce bir kere daha kusuyorum ve böylece sistemdeki son ‘yabancı maddeyi’ de atarak arınıyorum. Artık daha iyiyim. Hatta o kadar iyiyim ki acıktığımı hissediyorum. Ben kusarken Mira da ‘giyinmeeeemm’ krizlerinden birini daha atlatıyor. Çok şenlikliyiz şekerim. Özgür’e yazık. Adam İzlanda’ya gelmiş kadın kusuyor, kız giyinmem diye çığlık atıyor…
Black Sand Beach’e doğru devam ediyoruz. Böylece dönüş yoluna da geçmiş oluyoruz. Vik’teki siyah plajın hemen diğer tarafı. Piyano tuşlarını andıran kayalar, siyah kumsal, denizin ortasında dimdik siyah kayalar… Kayalara tırmanma, kıyıya vurmuş kocaman bir ölü balık inceleme, doğal oluşum kocaman oyuklarda mağaradaayyızzz oynamaca ve güneş… Bizim için Vik’in özeti bu. Tehlikeli ve sinsi dalgalarıyla meşhur bu sahil. Bir anda yükselen dalgalar sizi yutabilir, dikkat edin diyor tabelalar. Yakın zamanda bir turistin ölümüne sebep olmuş hatta. Adamlar da ibret-alem olsun diye fotoğrafını bile koymuşlar tabelaya. Şakası yok diyor!

Burada 1 tane minik lokanta harici bir şey yok. Turların yemek için mola noktalarından biri. Bizim de yemeklerimiz yanımızda. Türkiye’den getirdiğimiz konservelerimiz 🙂 Bu da bizim için bir ilk. Daha önce hiç bir seyahate konserve götürmemiştik yanımızda. Öğrencilik dönemimiz de dahil. Yanımızda kamp tabaklarımız, çatallarımız ve bardaklarımız da hazır. Açıyoruz konserveleri (taze fasulye ve barbunya) ekmeğimiz de hazır. Yok yahu onu da Türkiye’den getirmedik, buradan marketten aldık. Ekmeği bandıra bandıra taze fasülye yiyoruz ayol elin İzlanda’sında. Buyrun videosunu izleyin zaten daha fazla söze gerek kalmayacak.

Karnımızı doyurup üstüne birer bardak çayımızı içiyor. Mira için de sıcak çikolatamız var pek tabi. Karnımız tok, sırtımız pek, arabamız sıcak, müziğimiz güzel. Koyun diğer tarafı, turun bir sonraki durak noktası olan Dryholaey’e doğru devam ediyoruz. Tam koydan çıkarken o meşhur, yeleli İzlanda atlarını görüyoruz. Çek arabayı sağa Özgür, at seveceğiz. Ben tırstım besleyemedim ama Özgür elmaları elleriyle besledi. Mira da sevdi. Fotoğraf çektik, hoşça kalın atlar diyerek arabaya atladık.

Volkanik hareketlerle oluşmuş doğa harikası bir bölge Dryholaey. ‘Sana tepeden baktım İzlanda’ diyerek arabamıza atlıyor ve dönüşe geçiyoruz.

Otele vardığımızda hava kararmıştı. Biraz dinlenip yine ışık kovalamaya çıkıyoruz. Şanslıyız. Arabamızda sıcak sıcak oturrarak Grotta’da ışıkları izliyoruz. Bir anda belirmeye başlıyorlar. Büyüleyici. Çok profesyonel fotoğraflar çekemesek de bizim için şahane olan şu fotoğrafı çekmeyi başarıyoruz ve odamıza gidip uyuyoruz.

 

İZLANDA 2. GÜN-GOLDEN CIRCLE TURU (02 Mart 2017)

Bugün planımız Golden Circle turunu yapmak. İzlanda’daki en turistik turlardan biri. Otobüsle 8-9 saatte yapılan bir tur. Biz arabayla daha hızlı ilerleyebiliriz diye düşündüğümüz için ağırdan alıyoruz. Saat 10 gibi yola çıkıyoruz.

Yollar buzlu. Fakat arabalar donanımlı olduğu için sıkıntısız ilerliyor trafik. Yol üstünde ilk gözlem noktasında duruyoruz. Dağlar, göller ve çayır çimenlerin olduğu bir nokta. Her yer kar olduğu için biz İzlanda’nın farklı bir yüzünü görüyoruz. Yer, gök, bulutlar, donmuş göller ve karla kaplı dağlar birbirine karışmış. Güneş ışıkları da öyle bir açıyla düşüyor ki  hangisi nerede başlıyor, nerede bitiyor anlaşılmıyor. Sanki uçak penceresinden aşağıya bakıyoruz gibi bir his…

img_7966

Fotoğraf çekip manzaranın ve güneşin tadını çıkardıktan sonra yola devam. Golden Circle turunun ilk durak noktası olan Thingvellir Ulusal Parkı’nda duruyoruz. Park 2004 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alıyor. Hava çok soğuk ve karlı ve hatta zemin de buzlu olduğu için parkın içindeki uzun yürüyüş rotalarını yapmadık. Tepeden kiliseyi gördük, manzaranın tadını çıkardık. Yaz döneminde ya da kışın ve küçük çocuksuz gidiyorsanız park içindeki yürüyüş rotalarını değerlendirmenizi öneririm.

Biz arabayla park içinde devam ettik. Amacımız Silfra’yı görmek. 2 kıtanın ayrıldığı, dünyanın en temiz suyu ünvanını almış bölgede dalış yapan insanları seyretmek. Burada dalış yapmak için mutlaka bir tura dahil olmanız, gerekli izinleri onların halletmiş olması gerekiyor. Öyle elini kolunu sallayarak ‘şurada iki çimeyim de hayatıma fiyakalı bir deneyim katayım’ diyemiyorsun yani. Gördüğümüz ilk park alanına çektik arabayı. Etraf dalış yapacak gruplarla dolu. Dalış tüpleri, kıyafetleri, şınorkel, gözlük ve paletler havada uçuşuyor ve fakat bizim araçtan başka da bir araba yok ortalarda. Hep dalış ekiplerinin arabaları. Meğer bu otopark sadece bu ekiplerin araçlarına ayrılmış. Özgür bizi indiriyor ve arabayı diğer otoparka bırakmak üzere ayrılıyor. Mira ve ben dalış noktasına doğru ilerliyoruz. O anda bir bakıyoruz ki Özgür geri geliyor arabayla.

‘Ee ne oldu??’

‘ Otopark çok uzakta, yürünmez o yol. Siz gidin ben arabayla buralarda dolanıp sizi beklerim’.

300-400 m kadar yürümek gerekiyor. Mira donmuş karlardan oluşmuş doğal ‘topa’ vura vura arkamdan geliyor:) Oyuna ve serbest hareket etmeye ihtiyacı var belli. Bir yandan da üşüyor ama o da belli. Dalış yapılan noktaya geliyoruz. Hava soğuk ve suyun sıcaklığı 2-3 derece falan. Millet ya delirmiş ya da üşüme genlerini aldırmış ya da hepsi Kuzey Avrupa’dan falan olsa gerek. Biraz durup dalan ekipleri seyrediyoruz  Mira’yla. Önde liderleri yavaş yavaş giriyorlar. Diğer taraftan da dalışı tamamlamış üstünden akan suları yavaş yavaş donmaya bile başlamış insanlar geliyorlar. Suratlarından belli ki çok hoşlarına gitmiş ve vücutlarından da belli ki titriyorlar:) Girişi görmek isteyenler için aşağıya bir video koyuyorum.


Silfra sonrası arabaya atlayıp yola devam ediyoruz. Sıradaki durak Geysir gayzer bölgesi. Biz oraya varana kadar Mira arabada uyuyakalıyor. Arabayı otoparka çekip bekliyoruz. Bekliyoruz ama Mira’da kıpırtı yok. Ağzı açık uyuyor. Daha fazla zaman kaybetmeyip bir sonraki durağımıza doğru yola devam ediyoruz. Gulfoss Şelalesi. 2 nokta birbirine çok yakın olduğu için Gulfoss sonrası Geysir’e geri döneriz diye düşünüyoruz. Şelaleye geldiğimizde araba durur durmaz Mira uyanıyor. ‘Şelaleye geldik Miroooşş’ diye heyecanlandırıp, uykusunu açmaya çalışıyoruz. Heyecanlanıyor da. Arabanın kapıları açılana kadar. Hani bizi uyardıkları o meşhur İzlanda rüzgarı vardı ya. Heh işte onun minnak haliyle tanıştık. Seyahat boyunca en rüzgarlı yer orası oldu. Zaten şelaleyi görmüş, arabalarına dönen insanları görünce nereye doğru yol aldığımızı hafiften hissettik. Millet kendini öyle bir sarıp sarmalamış ki sadece gözleri görünüyor. Bir de ayakkabılarının altına taktıkları zincirleri dikkatimizi çekiyor. Buz pateni pisti gibi yerler. Kayıyoruz. Dikkatli ilerlemek gerek. Fakat soğuk rüzgar insanın feleğini şaşırtıyor. Özgür’le aynı anda ‘Laan bu rüzgar insanı yüz felci eder’ diyoruz. Etmiyor. Sadece sümüklerini akıtıyor:) Her turistin burnundan akan şeffaf suyun donmak üzere olduğunu görüyoruz. Biz mi? Türk’lerin sümüğü falan akmaz bi kere taaam mı?!

Şelaleyi tepeden izleyebileceğimiz noktaya geliyoruz.

Mira soğuktan dolayı huysuz. Kalın giyinmek de istemediği için zibidi gibi eldivensiz, kar tulumsuz dolanıyor ve doğal olarak donuyor. E giyin evladım! Yok giyinmez. Neden ? Çünkü rahatsız… Çocukla gezmenin ‘eğlencesi’ işte!

  • Şelaleye bak Mira! Nasıl güzel.
  • O kadar da büyük değilmiş! Bizim diğer seyahatte gördüğümüz şelale gibi değilmiş ( ve suratını asıyor)

Haspam! İguazu’yu gördüğü için bu kesmedi onu. Fotoğraf çektirmeyi başarıyoruz ama. Önemli olan da o 🙂


Şelale 2 bölümden oluşuyor. 1. bölüm 11m, 2. bölüm 21m yükseklikten düşüyor. Suyun sesi, görüntüsü falan doğanın karşısında insanevladının hiçliğini çok net hissettiriyor. Özgür ve Mira arabaya dönüyorlar. Ben donmak pahasına devam ediyorum. İlerliyorum. Fotoğraf ve video çekiyorum. Gözlem noktasıyla araba arası 300-400m falan var. Ayrıca şelaleyi alt kısımdan görebileceğiniz diğer bir gözlem noktası da var. Oraya ben de gitmedim. Hem çok üşüdüm hem de oraya inen merdivenler buzlu, gözüm yemedi. Bir de Mira arabada daha uzun süre öyle bekleyemez. Kriz çıkmadan yola devam edelim diye düşünüyorum. Çocukla seyahat etmenin dayanılmaz hafifliği…. Bazı noktalarda pes etmeyi bileceksin.

Buradan çıkıp Geysir’e geri dönüyoruz. Daha önce beklerden gördüğümüz ve gayzere daha yakın mesafede olan diğer otoparka bırakıyoruz arabayı. Gayzerin dibindeyiz. Çocukla gezmenin her zaman cefasını mı çekeceğiz? Sefasını da sürüyoruz arada:) Arabada oturduğumuz yerden bile görüyoruz patlayan Strokkur’u. Geysir gayzeri patlamıyor. Bölgenin en havalı gayzeri şu dönem Strokkur. Bölgeye girer girmez kendimizi bir film setinde hissediyoruz. Her yerden yükselen dumanlar, arada bir patlayan Strokkur. Büyülü bir ortam… Ben diğer gayzerleri geze geze ilerliyorum bölgede. Bizimkiler direkt büyük olanın yanına ilerliyorlar. Ben diğerlerini gezerken arada bir patlayışını uzaktan seyrediyorum. Sonra yavaş yavaş bizimkilerin yanına ilerliyorum. Onlara yaklaştıkça derinden bir ağlama sesi geliyor. Biraz daha yaklaşıyorum ve ‘rahat deeeeğiiilll’ seslerini duyuyorum. O arada millet gayzere kilitlenmiş. Kimisi fotoğrafını çekmek için hazır ol’da bekliyor, kimisi ağır çekimde yakalamak için kurmuş düzeneği nefes almadan, gözünü kırpmadan bekliyor. Herkes sessiz. Bir Mira’nın sesi çıkıyor. Kaçıııınn bölgede çocuk var! demişlerdir. Fakat kimse de dönüp bakmadı, gözleriyle bizi tenkit etmedi, ‘alın lan çocuğunuzu buradan’ demedi. O arada patlamayı videoya çekmeye çalışıyordum. Kaçırdım. Tabi ki Özgür ve Mira yine arabaya kaçtılar. Ben çekim nöbetine kaldım. Aldım elime telefonu, aldım ağır çekime.  Hesaplarıma göre yaklaşık 4-6dk’da bir de patlıyor bu Strokkur efendi. Hani öyle kendini naza çekme, günde 1-2 defa patlama gibi bir durumu yok. Tüm güzelliğini herkese doya doya gösteriyor. Durmaksızın arka arkaya patlıyor. Şovunu yapıyor. Herkese pozunu veriyor. Hazırım. Yavaş çekim moduna aldım, çekiyorum. İlk patlamayı yakaladım ama gayzer şöyle bi gücünü kuvvetini toplayıp da yükselemedi. 2 metreye bile çıkamadan fııss dedi indi. Azimliyim yavaş çekimde yakalayacağım. Geçtim başına, dakikaları hesapladım açtım yine yavaş çekimi. 2dk’ya yakın çekim yaptıktan sonra daha gayzer patlamadan çat(!) dedi kapandı telefon. Büyük makine de yanımda değil. Açmaya çalıştım çalıştım olmadı. Oysa ellerim donup kopacaktı soğukta eldivensiz çekmekten ayol:) Şarjı bitti sanırım… ve o yakalayamadığım gayzer nasıl yükseldi inanamazsın. 30-40m’ye falan çıktı. Diğer tarafta çekim yapanları ıslattı falan:) üzüldüm mü o anı yakalayamadım diye? Aslında ilk bir kaç saniye evet ama sonra düşündüm: bu güzelliği full konsantrasyon çıplak gözle izlemem gerekiyormuş demek. Evrenin kararı böyleyse tadını çıkaralım ( içine Polyanna kaçmıştı, ya başka n’apsındı). Pes edip arabaya dönüyorum. Telefonum soğuktan sapıtmış. Şarjı falan yerinde onu farkediyorum arabaya binince. (Videosunu aşağıda ekliyorum).

Yola devam ediyoruz. Golden Circle adı üstünde daire çizerek yaptığınız bir tur. Biz geldiğimiz yoldan geri dönerek daireyi tamamlamama kararı alıyoruz. Çünkü yol üstünde başka göreceğimiz bir yer kalmadı. Zaten yarın Güney İzlanda turunu yapacağız ve o eksik kalan yoldan gideceğiz. Bizim hedefimiz termal havuza girmek. Mira sabahtan beri ‘sıcak havuz’ sayıklıyor. Fontana Spa’ya gidiyoruz. Yaklaşık 2 saat kadar orada kalıyoruz. 3 derece havada 40 derecelik suya giriyoruz. Karşımızda göl ve dağ manzarası. Saunadan çıkanlar koşa koşa bu göle giriyorlar. O kadar yakınız. Mira havuzda ve denizde gözlük olmadan gözlerini açmayı ilk defa bu havuzda deniyor. Bu da böyle bir anı işte…

Sıcacık havuzdan çıkıp, giyinip, saçımızı başımızı kurutmak büyük lüks! Biz yol üstünde hiç bir işletmesi olmayan bir yerde girmek istiyorduk aslında termal sulara ama buraya gelip de o soğuğu görünce bunun bir hayal olduğunu anladık.

Arabaya atlayıp otele doğru dönüş yoluna geçiyoruz. Tam gün batımı saatindeyiz. Güneş öyle güzel batıyor ki o bembeyaz karları, bulutları  kırmızıya boyuyor. Arjantin’de sokakta denk geldiğimiz ve bayılıp hemen CD’sini aldığımız Todopoderoso’nun şarkıları bize eşlik ediyor. Dans ede ede devam ediyoruz… Mira sandviç yiyor ve hemen ardından uyuyor.

Otele vardığımızda bütün gün yol yapmış olmanın ve termal havuzun etkisiyle erkenden yatıyoruz. Ben odaya girer girmez kendimi yatağa atıyorum hatta. Midem rahatsız. Halsizim. Bir şey var ama dur bakalım gecem nasıl geçecek? Sabah erkenden ışık kovalamaya çıkacağız diye de plan yaptık….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İZLANDA 1. GÜN (01 Mart 2017)

Beklenen varış saatinden yaklaşık 30dk önce iniş yapıyoruz alana. 1 tane kabin bagajımız var. 2 tane de bagaja teslim ettiğimiz valizimiz var. Hani olur da valizler falan aktarmada kaybolur ve elimize geç ulaşırsa diye kar tulumları, termal içlikler  ve fotoğraf makinesi-tripod gibi olmazsa olmaz eşyalarımızı yanımıza aldık. Bagajlarımız eksiksiz olarak geldi ama olsundu garantiye almak önemliydi. Kuzey Işıklarını kovalayacaktık ne de olsa…

Alanda arabayı kiraladığımız şirketin görevlisi bizi ve diğer müşterileri karşıladı (yaklaşık 20dk kadar geç ve üstünde sadece kısa kollu bir t-shirt ile geldi) ve arabaları teslim alacağımız ofise gitmek üzere servise bindirdi bizleri. Yola çıktık. Buzlu ama güneşli İzlanda yollarında ilerliyoruz artık. Biz gelmeden 3 gün önce çok ciddi bir kar fırtınası olmuş ve tüm yollar kapanmış.

Ofis alandan yaklaşık 5-6dk’lık araba mesafesinde. Özgür valizlerle ilgilenirken ben de işlemleri başlatıyorum. Sürücü olarak ben görünüyordum ve fakat bizim arabanın büyüklüğünü ve yollardaki buzu görünce Özgür’ü şoför yapmaya karar verdik. Benim o yollarda tecrübem yok ve açıkçası 2. şoför için de ekstra bir para ödemek istemiyoruz. Hem Özgür için ‘oyuncak’ gibi bir şey o kiraladığımız araba. Erkek işte şekerim araba dedinmi kanları bir başka akıyor. Hele ki böyle modifiye edilmiş kamyon gibi bir arabayı o yollarda kullanma fikri… Bu topraklarda araba kullanmanın farklı kuralları da var. İklim gereği. Meşhur rüzgarları var mesela arabanın kapılarını uçuran cinsten. Şuraya yazdım onu ayrıca. İsteyeni oraya alalım. Neyse lafı uzatmayayım. Arabayı teslim aldık ve yola çıktık. Keflavik havaalanından Reykjavik merkeze 40dk falan sürüyor. Otele gitmeden önce meşhur Blue Lagoon’a gitmeye karar veriyoruz. Bize çok vakit kazandırıyor. Yarım gün kadar. Yoksa başka bir gün tekrar buraya dönüş yapmamız gerekecekti. Giriş için çok önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor burası için. Termal Spa ve renginden dolayı pek meşhur. Her turistin mutlaka uğradığı bir yer. Bizim rezervasyonumuz yok. Yer yoktu çünkü. Zaten de jeotermal havuza daha doğal bir ortamda, o kadar da turistik olmayan bir yerlerde girmek istiyoruz. Fakat buralara kadar gelmişken burayı da görmeden olmaz diyerek direksiyonumuzu Blue Lagoon’a doğru çeviriyoruz.

Arabayı park edip etrafı keşmetmeye başlıyoruz. Gitmeden önce okumuşuz. Biliyoruz ki içine girmeden de fotoğraf çekip mekanı görebiliyoruz. İlk gördüğümüz binanın etrafını dolaşıyoruz. Taşlara falan tırmanıyoruz ama hiç bir şey görmüyoruz. Ben keşfe çıkıp kayalardan atlaya atlaya o binanın arkasına geçiyorum. Masmavi bir havuz ve içinde 2 tane asyalı…Küçücük bir yer. O arada Özgür’le Mira’da geliyor yanıma. Bizde bir hayal kırıklığı. Bir de arabayı park ettikten sonra oraya gelene kadar hatırı sayılır bir mesafe yürümüşüz. Soğuk. Üşüyoruz. Ben diyorum ki ‘yok ya burası olamaz’ Özgür diyor ki ‘ama renk aynı, tabelada Blue Lagoon yazıyor’. Asyalı çift bize bakıyor. Biz onlara bakıyoruz. Onlar cıbıl cıbıl, sıcacık suda romantik anlar yaşıyorlar. Bizse paralel evrenden ışınlanmış gocuklu-bereli sapıklar gibi havuzun etrafından dolaşmış onlara bakıyoruz. Herkes şaşkın! Sonra anlıyoruz ki orası Blue Lagoon’un yanındaki otelmiş. Biz de otelin havuzuna arkadan tırmanmışız. Hakkatten de sapık gibi bi şeyiz yani o anda 🙂 Olsun ama di mi? Turist olmanın bir kredisi var…

Otel yanındaki yoldan yürüyen fotoğraf makineli insanlar görüyoruz. ‘heh! elinde 1m uzunluğunda fotoğraf makinesi olan asyalı yanlış yere gidiyor olamaz, takılın peşine’. Zavallı Mira o arada titriyor. Önümüzde başka bir yapı görünüyor artık. Oraya kadar 600m falan yürümemiz gerekiyor. Havanın kararmasına da az kalmış. E bir de dönüşü var bu işin. Bu bizi durduruyor mu peki? Tabi ki hayır tatlım! Devam… Manzara şahane. Uzaktan görünen jeotermal işletmelerin dumanları, kayalıklar, küçük ve buz tutmuş göller ve o durgun sudaki karlı dağların yansımaları… Sonunda o büyük binanın yanına geliyoruz ve anlıyoruz ki Blue Lagoon orasıymış. O kadar da çemkirdiydik bu İzlanda’lılar da turizmden hiç anlamıyor diye.  Turizmden anlıyorlar ama tabela ve yönlendirme konusunda çok başarısızlar. Sonraki günlerde de bunu teyid ettik.

Blue Lagoon yazan binayı görüyoruz. Hemen yanındaki otoparkı ve turist kalabalığını da görünce anlıyoruz ki tamamen yanlış taraftan giriş yapmışız 🙂 Asıl giriş ve otopark tabi ki binanın girişinin dibindeymiş. Özgür görünmez pelerinini şöyle bir savuruyor ve süper kahraman edasıyla geldiğimiz yolu aynen geri gidip arabayı bu otoparka getirmek üzere bizi hediyelik eşya ve bagaj odasının olduğu binaya bırakıyor. O yolu Mira’nın geri yürümesinin zaten pek imkanı yok. Çocuğun rengi değişti ayol soğuktan. Kolay değil 4,5 yaşındaki çocuk için ki uzun süre yürüyen, tırmanan bir çocuk. Saat oldu 17:00. Türkiye saatine göre 20:00. Mira’nın uyku saati geldi yani. Sabah 5’den beri de yolda. Pil bitti de seyahat heyecanıyla ittire ittire duruyor ayakta.

Özgür arabayı getiriyor. Otoparka koyuyor. Biz de onu beklerken boş durmadık herhalde. Araştırmamızı yaptık. Öğrendik ki havuzun yanına kadar gidip fotoğraf çekebiliyoruz. Giriş ücreti falan da vermeden. Hemen atıyoruz kendimizi havuz dibine. Aldık yine arkamıza cıbıl insanları, üstümüzde koca montlar ve kafamızda bereler, ayaklarda kar botları ile hatıra pozlarımızı verdik. Blue Lagoon’la da fotoğrafmız oldu mu? Oldu işte.



Hemen çıkıp arabaya atlıyoruz ve gün batmak üzereyken otele doğru yola çıkıyoruz. Mira arkada uyuyakalıyor. Acıktım diye diye. Biz de açız. Sandviçlik malzeme almamız lazım ki geceyi atlatalım. Reykjavik merkezdeki marketler 18:00’da kapanıyor diye okumuştuk (ki sonra bunu da yalanladık. 21:00’e kadar açık olanları da var). Yol üstünde Kronan diye bir market görüyoruz. ‘Hemen çek arabayı oraya Özgür’. Özgür arabayı çekiyor. Ben iniyorum. Market kapalı. Hop gerisin geri arabaya biniyor ve yola devam ediyoruz. Bir Kronan daha görüyoruz yolda. Açık. Ben iniyorum. Sandviç ekmeği, jambon atıyorum sepete. Peynir reyonuna bir geliyorum. Abboo o ne öyle en ucuz peynir paketi 15$. Girişte başka bir promosyon görmüştüm. Bütün tavuk çevirme ve 2lt’lik kola ya da su 15$. Doğal olarak peyniri ve jambonu bırakıp ekmek ve o tavuğu alıp arabaya atlıyorum. Offf koltuk ısıtması olan araba ne şahane şeymiş arkadaş. Sayesinde popomu tekrar hissediyorum. O kadar açım ki dayanamıyorum ve o tavuğu açıp bildiğin 10 parmak dalıyorum arabada. Evet çocuğum aç uyudu ve fakat ne diyorlar ‘önce kendi maskenizi sonra çocuğunuzun maskesini’. Uyanınca yer. Çok açsa da uykusundan uyanır zaten diye vicdanımı  susturuyorum.

Otele vardığımızda saat 20 civarı olmuştu. Mira’yı aynen taşıyıp yatağa attık ve sabaha kadar da uyanmadı. Aç aç uyudu. Bizse kalan tavuğu otel odasında yedik-yuttuk. Hayatımızda yediğimiz en lezzetli de tavuk çıktı. Üstüne de birer çay içip biz de attık kendimizi yatağa.

Sabah 4 civarı Mira uyandı ve bizi uyandırdı. Çünkü onun metabolizmasına göre saat sabahın 7’si olmuştu bile. Zaten bizi de pek uyku tutmamıştı. Fırsat bu fırsat diyerek çektik kar tulumlarını üstümüze, merkeze yakın ve Kuzey Işıkları’nı görebileceğimiz bir yere gittik. Grotta. İlk gün kıyağı yaptı evren bize. Yemyeşil ışıkları gördük ve bizim için dans edişlerini izledik.  O günden sonra dans eden hallerine denk gelmedik zaten. Hep sabit gördük. Bak gördün mü çocukla gezmenin faydalarını?!

Otel kahvaltısı 6’da başlıyordu. 6’da attık kendimizi kahvaltı salonuna. Uzuun ve sıcak bir kahvaltı yaptık. Artık Golden Circle Turu’nu yapmak üzere yola çıkmaya hazırız.Özgür’ün mide ve bağırsaklar alarm halinde. Sabahtan beri bir huzursuzluk var. O yüzden yola çıkmadan önce onu biraz dinlenmeye alıyoruz. Onlar baba-kız odada takılırken ben de merkezdeki turizm ofisine gid. Haritaları ve bilgileri aldım. Karşıdaki masadan yol durumunu kontrol ettim ve otele geri döndüm. Özgür de iyi. Sandviçlerimiz, termosumuzda sıcak suyumuz, çaylarımız ve sıcak çikolatalarımız, çubuk krakerlerimiz, top keklerimiz  ve biz yola çıkıyoruz… Devamı için 2. gün yazısında görüşmek üzere…

Bir kaç tane fotoğraf ve video ekledim. Videoda yanlış girdiğimiz yolu göreceksiniz.

 

 

İZLANDA’YA GİTMEDEN ÖNCE BİLMENİZ GEREKENLER

Biz Mart ayında gittiğimiz için (01-05 mart 2017) yorumlarım kış dönemine göre olacaktır baştan söyleyeyim.

Vize

İzlanda bir Schengen ülkesi fakat Türkiye’de temsilciliği olmadığı için vize başvuruları Ankara’daki Danimarka Büyük Elçiliği’ne yapılıyor. Biz Yunanistan’dan aldığımız Schengen vizesi ile Danimarka aktarmalı uçarak sorunsuz bir şekilde girdik ülkeye.

Para Birimi

Para birimleri ISK (İzlanda Kronu). Yanınızda Euro ya da Dolar götürmenizi tavsiye ederim. Türk Lirası bozdurmakla kafayı yemeyin diye:)

Yeme-İçme

Çok pahalı bir ülke olduğunu söyleyerek başlamak istiyorum. Gerçekten de pahalı. E Türk Lirası’nın da nerelerde dolaştığını göz önüne alırsak bizim için ekstra pahalı bir yer. Şöyle  örnek vereyim en ucuz çorba 10-12$ civarında. O da bizdeki gibi yanına bol ekmekle bir tas çorbayla karnımı doyururum diyeceğiniz büyüklükte porsiyonlarda gelmiyor. 3 tane sosisli sandviç ve 1 kolaya 17$falan ödedik ki o da en basit sosislisiydi. Hani menüdeki beykınlı sosislilerden falan yemiş olsak bunun 2 katı oluyordu. İzlanda’nın kendine has bir mutfağı da yok zaten. Hani öyle ‘aman şekerim ne varsa bizim memlekette var. Kurban olsunlar bizim pilav üstü kurumuza’ ayarında bir yorum değil bu. Hakkatten de aklınızın kalacağı bir yemek yok. Farklı olarak yedikleri şeyler balina ve o topraklarda yaşayan Puffin kuşu. Onları da yemeyin zaten yazık hayvanlara, nesilleri tükeniyor diye millet kendini parçalıyor.Harekete dahil olamıyorsan da balina yemeyerek destek ol. Kulak verin. Paranızı cebinizde tutun:)

Biz 4 gece 5 gün kaldık ve resmen hayatımızda gittiğimiz en pahalı ülkede en ekonomik gezimizi yaparak döndük. Peki bunu nasıl yaptık?

Şöyle:

Türkiye’den yanımızda bol bol atıştırmalık götürdük. Çubuk kraker, top kek, tuzlu kraker, kuruyemiş, çikolata gibi paketli gıdalardan depoladık. Biz bir de 4,5 yaşında çocukla gittik. Uzun araba yolculukları da yapacağımızı bildiğimizden topladık nevaleyi memleketten. Gözünü sevdiğim çubuk kraker 25 kuruş ayol!! Bir de ilk gün yolda ve akşam vardığımızda bizi idare edecek taze meyve aldık yanımıza. Asıl bomba ise şu: o kadar memleket gezdik daha önce hiç yapmadığımız bir şey yaptık ve yanımıza konserve yemek aldık. Bildiğin barbunya ve zeytinyağlı taze fasulye taşıdık. Dalga geçme! İlk başta aynı şeyi biz de yaptık. ‘yok artık, o kadar da değil’ dedik ama sonunda yaptık. 2 kutu birinden 2 kutu da diğerinden attık valize. Yeri gelip de onlara ekmek bana bana yerken ve cebimizde en az 100$’ımızı artırmışken nasıl tatlı geldi var ya. Yap aynısını bak anlayacaksın demek istediğimi… Konserve alınca kamp için kullandığımız setten 3’er plastik tabak, bardak, çatal-kaşık da attık valize. 2 tane de termos ekledik yanlarına. Bir de poşet çay, kahve  ve Miroş için sıcak çikolata… Otelden çıkmadan sıcak suyumuzu doldurup yanımıza alıyorduk. Musluk suyu içiliyor. Tadı da nefis. O yüzden doldurun termosları otelden çıkmadan önce. Dışarıda 1 kahve bile içmedik(5$). Zaten de vakit olmadı. Yanımızda çayımızın olması iyiydi. Çektik arabayı paşa gönlümüzün istediği yere. Attık birer poşet çayımızı bardaklara. Tamam.

Otelde kahvaltımız vardı. Büfesi de çok iyiydi.Sabahları büfeden kendimize sandviç hazırladık. Birer de meyve kaptık yanımıza. Öğle yemeklerini de böyle hallettik. Genelde oteller kahvaltıyı ekstra satıyorlar. Mümkünse otelinizi oda-kahvaltı alın. Zaten yollarda olacaksınız ve yol boyunca turistik merkezlerden başka çok alternatif yok. Onlar da turların öğle yemekleri için mola noktaları oluyor. Hem kalabalık hem pahalı. Zaten göreceksiniz yolda yemeğini yanında taşıyan çok adam var İzlanda’da. Aklın yolu bir yani. Utanma:)

Son ve en önemli tüyolardan biri de şu: Kronan diye bir market zincirleri var. İlk akşam vardığımızda sandviç malzemesi almak için durmuştuk. Ekmek, jambon, peynir alıyorum. Bir yandan da hesaplıyorum. Toplamda 20$ falan yapıyor. Sonra kafamı bir çevirdim paketlenmiş bütün piliç çevirme ve 2 litrelik kola ya da su 15$. Promosyon yapmışlar (1 tanesi 2 yetişkin 1 çocuğu doyurdu). Hemen kaptım ve daha otele varamadan arabada açtım 10 parmak daldım tavuğa. Öyle böyle acıkmamıştım. Bekleyemedim. Allahtan polis falan çevirmedi. Yoksa ülke imajına katkım fenaydı. Diğer seçenek de Bonus marketlerden (pembe domuz logolu) alışveriş yapmak. Ev kiraladıysanız hazır yemek alıp mikrodalgada ısıtabilirsiniz. Gayet hesaplı oluyor. Bonus, bizim A101- Bim ayarında bir market.

KILIK-KIYAFET

Kuzey ışıklarını görmeye gidiyorsanız kaçarınız yok o soğuğu iliklerinizde hissedeceksiniz. Gece ışık fotoğrafı peşinde koşarken dişlerimin sızladığını hatırlıyorum. Ne kadar outdoor kıyafetiniz, malzemeniz varsa atın valize. Termal içlik, kayak çorapları, su ve rüzgar geçirmez mont, kar botu ya da su ve soğuk geçirmez botlar mutlaka alınması gerekenler. Normal botlarınızın altına takılabilen bot zincirlerinden de alabilirsiniz. Çok kullanılıyordu bunlar. Benim ve Mira’nın botları kar botuydu ve yeterli oldu. Özgür’ünkiler de iddialı bir markanın çok sağlam botlarından biriydi ama onunkiler bazen kaydı. Öyle yerlere gezemeye gidiyorsunuz ki yerler cam gibi buz. Paten yaparsın o derece. Seyahat boyunca şelalelerin yanına ve hatta bazılarının arkasına geçebiliyorsunuz. Sırılsıklam olup seyahatinizi yarıda kesmek istemiyorsanız montunuzun üstüne panço falan alınız. Beni dinleyiniz. En olmadı battal boy çöp poşeti koyunuz yanınıza. Yapanı gördüm, işe yarıyordu. Fotoğraf makineleriniz için de aynı şey geçerli. Çok iddialı fotoğraflar çekme peşindeyseniz malzemelerinizi soğuktan ve sudan korumak için hazırlıklı olun. Bizim gittiğimiz dönemde hava -6 derece falan olduğu için biz tabi ki şelalenin arkasına falan geçmedik. Pançoları yanımızda taşıdığımızla kaldık. Ama siz ‘Ben çılgınım. Yanımda çocuk mocuk da yok. Macera da zaten benim göbek adım’ diyorsanız dediklerime kulak verin.

ULAŞIM-BENZİN

Kesinlikle araba kiralamanızı tavsiye ediyorum. Böylece alan-otel-alan transfer işinizi de halletmiş olursunuz. Kış döneminde gidiyorsanız bu araba mutlaka ama mutlaka 4×4 olmalı. Bizim orada bulunduğumuz dönemde o yollar kapalıydı ama F Road dedikleri otoban dışı yollar var burada ve bu yollara giriş izni sadece 4×4 araçlara veriliyor. Araç kiralama şirketleri arabaları kategorize ederken bunu da belirtiyorlar zaten (F Road allowed). Biz Toyota Land Cruiser kiraladık. Süper güvenli hareket ettik. Hem Kuzey Işıkları’nı kovalamak için hem de dilediğiniz gibi hareket etmek için elinizin altında araba olması iyi. Kaldığınız geceler boyunca dilediğiniz zaman gidip ışık kovalayabilirsiniz. Arabasız olursanız sadece 1 kere tura katılıp kalırsınız. Zaten de onlara vereceğiniz parayla arabayı kiralarsınız 🙂 Son gecemizde  biz bu 4×4 sayesinde ışıkları görmek için muhteşem bir yere gidebildik. Hem de merkeze yakın! (Ayrıca yazdım neresi olduğunu. Kuzey Işıkları ile ilgili bölümde)

Benzini çoğu istasyonda kendiniz dolduruyorsunuz burada. Pompaların üstünde ingilizce açıklamaları da var. Fakat daha önce denemediyseniz  ilk gittiğiniz gün girin bir istasyona ve size öğretmelerini rica edin. Hani olur da uzun yolda ve gecenin bir saati benzin almanız gerekirse hazırlıklı olun.

Araç kiraladığımız şirket: https://lagooncarrental.is/ 

İZLANDA’DA ARABA KULLANMAK

Kış dönemi buralarda araba kullanmak biraz deneyim istiyor. Yollar zaman zaman 10cm buzla kaplanmış olabiliyor. Işık kovalamak için acayip yerlere girip çıkmanız gerekebiliyor (ne kadar maceraperest olduğunuza da bağlı tabi). Hız yapmanız mümkün değil. Şehir içinde 50km, otobanda 80-90km maksimum hız limitiniz var. (Aslında çok şeritli otoban sadece Reykjavik’in yakın çevresinde var, şehirlerarası yolların büyük kısmı tek şerit gidiş-tek şerit geliş şeklinde, yol çizgileri bile olmayan iptidai yollar).  Cezalar çok yüksek ve beklemediğiniz anda kameralı sistemler ile kontrol ediliyorsunuz. 10.000euro’lara kadar çıkan cezalar var. Kurallara mutlaka uyun.

Arabayı kiralarken standart sigortanın kapsamadığı 2 önemli konuyu döne döne, kafanız alana kadar söylüyorlar size. Birincisi: kum fırtınası. İkincisi:rüzgar. Rüzgardan dolayı arabanın kapısı kırılırsa sigorta bunları karşılamıyor. Diyorlar ki ‘buranın rüzgarı iddialıdır, bilmezsiniz. Rüzgarlı havalarda arabanın kapılarını açarken elinizle destekleyerek açın yoksa kapı bir anda uçup gidebilir’. Biz bunun hafif versiyonunu deneyimledik. Kuvvetlisinin neye benzeyebileceğine dair bir fikrimiz oldu yani. Adamlar haklı o kadar söyleyeyim!

Yol durumlarını mutlaka kontrol edin. İzlanda’da hava bir anda değişebiliyor. Turizm ofisinde (Reykjavik) 2 ayrı bölüm var burada. Birincisi turistik geziler ve atraksiyonlar hakkında bilgi alabileceğiniz masa. İkincisi ise yol ve hava durumu kontrol edip, detay alabileceğiniz görevlinin bulunduğu masa. Hava durumu Kuzey Işıkları için önemli. Bulutsuz günleri ve saatleri kontrol etmeniz gerekecek.

Yola çıkarken yanınızda bulundurmanızı tavsiye ettiklerimiz:

  • Harita, GPS, pusula, arama yapabileceğiniz bir telefon, yiyecek ve içecek.   Biz, GPS olarak, daha önce Güney Amerika’da da sorunsuz kullandığımız  -önceden yüklediğimiz offline İzlanda haritasıyla- maps.me (İOS) aplikasyonunu kullandık.

Acil durumlarda aramanız gereken numara: 112.  112iceland diye bir aplikasyonları da var. Emergency tuşu var aplikasyonun. Buraya tıkladığınızda 112 acil durum merkezine sizin bulunduğunuz yerin koordinatları sms olarak gönderiliyor ve yardım yola çıkıyor.

KUZEY IŞIKLARINI KOVALAMAK

Kuzey Işıkları nam-ı diğer Aurora Borealis sadece Eylül-Mart arasında görülebiliyor. En önemli 2 faktör ise: bulutsuz hava ve mutlak karanlık. Gerisi şans işi. Işıkların görünme olasılıklarını takip edebileceğiniz web siteleri ve aplikasyonlar da var. Bunlar 1-9 arasında numaralandırma yapıyorlar. Bunun da adı: KP index. Biz 4 gece boyunca da görmeyi başardık ve hepsinde de olasılık 3 ya da 3,5 veriyordu. Kullandığımız bir aplikasyon sayesinde olasılığın yüksek olduğu saat dilimlerini de takip edebildik ve gayet iyi işledi. O saatlere göre otelden çıktık. Adı: Aurora. İOS’dan böyle aratırsanız çıkacaktır. Mor kuzey ışıkları üstünde Aurora yazıyor.

Çekim yapabilmek için mutlaka yanınızda tripod götürün. Malzemelerinizi soğuktan ve yağıştan koruyacak ekipmanınız da olsun. Iphone ile çekilmiyor bu ışıklar onu söyleyeyim. Hoş Iphone ile de çekebilenler varmış. Fakat havanın süper kıyak yapması falan gerekiyor sanırım. O da yılda kaç defa ya da kaç yılda bir tekrarlanır bilmiyorum. O gördüğünüz havalı ışık fotoğrafları hep iyi makinelerle çekilmiş fotoğraflar.

Reykjavik’te nerelere gidebilirsiniz Aurora Borealis görmek için. Saatlerce yol yapamam ben ışık kovalamak için diyen, sıcak sevenlere özel. Bu mekanların hepsinde arabanızın içinde sıcak sıcak oturarak seyredebilirsiniz:)

  • Herkesin ilk söylediği mekan: Grotta. Merkeze arabayla 5 dk mesafede. Deniz fenerinin olduğu burun. 2 defa burada gördük biz ışıkları.
  • Perlan(Öskjuhlid). Burasını bize turist ofisten önerdiler. Gittik fakat etrafı çok aydınlık olduğu için hiç bir şey görünmüyordu.Dönemle ilgili de olabilir. Merkezden arabayla 8 dk mesafede.
  • Reynisvatn: Asıl bomba bu. Altınızda 4×4 bir araba varsa burayı deneyin. Bunu eski bir turist ofis çalışanının web sitesinden buldum. Şehirden arabayla 15-20dk’lık bir mesafede. Göl kenarında küçük bir mahalle. Koordinatları da şöyle:64.125897,-21.731609  Buraya gidiyorsunuz. Bakıyorsunuz ki siteler falan var etrafınızda. Biz bu koordinatları girmedik. Reynisvatn otobüs durağını seçtik. Sitelerin oralar fazla aydınlık göründü. Verdik sırtımızı o otobüs durağına ve geldiğimiz yoldan geri doğru giderken sağdaki ilk yola daldık. Tepeye doğru. Yol biraz sakattı. Çok karlıydı. 1m’ye varan kar yığınları vardı sağda solda ve yolun büyün bir kısmı tek aracın geçebileceği gibiydi. Altımızdaki arabaya güvendiğimiz için bastık devam ettik. Yer yer genişliyor yol. 15 dakika falan o yolda kaya kaya devam ettik. Yol sonunda kapkaranlık ama soldan otoyola bağlanan bir tepeye geldik. Hiç şehir ışığı falan yok. En güzel fotoğraflarımızı da burada çektik. Tekrar uyarıyorum. Buraya gitmek için arabasınızın donanımlı olması ve karda araba kullanma deneyiminizin olması şart! Benden gaze gelip de gidip takla makla atmayın oralarda…

Son olarak hava durumunun kötülüğü ya da olasılığın düşün görünmesi sakın ha sizi vazgeçirmesin. Bulutları takip edin ve KP index 1 bile görünse çıkın. Hava bir anda değişebiliyor. Olasılık bir anda artabiliyor. Bulutsuz bir hava ve mutlak karanlık yakaladığınız her yerde, her zaman görebilme ihtimaliniz var.

BLUE LAGOON

İzlanda ile ilgili araştırma yapmaya başladıysanız Blue Lagoon’un aşırı meşhur bir destinasyon olduğunu anlamışsınızdır. Jeotermal spa merkezi. Renginden dolayı pek meşhur olmuş. Fakat İzlanda’da dağ taş jeotermal havuzla dolu. İlla buraya gidecekseniz mutlaka ama mutlaka uçak biletlerinizi aldığınız gibi rezervasyonunuzu yapın. Hatta ilk gün gider gitmez alandan otele gitmeden uğrayın ki zaman kazanın. Biz biletlerimizi çok son dakika aldığımız için rezervasyon falan yapmadık. Bir de hayalimiz daha doğal bir ortamda sıcak sulara dalmaktı. Fakat yine de dünya gözüyle bir görmek için alandan otele geçmeden uğradık. Fotoğraf çekmek için içeri, havuzun dibine kadar girebiliyorsun. Cıbıl cıbıl milleti arkamıza fon yapıp koca gocuklarımızla poz verdik. Oldu işte Blue Lagoon fotoğrafları. Burada yiyecek-içeçecek çok ama çok pahalı. Bir çorba 30$ diyeyim gerisini siz hesaplayın.

Adresi: http://www.bluelagoon.com/

Bunlar, bizim kendi deneyimlerimize göre hazırladığımız ve gitmeden önce okusanız işinize yarar bilgileri içinden çekip çıkaracağınızı düşündüğümüz notlar. Bu yazıyı okuyor ve İzlanda’ya özellikle ışık kovalamaya gidiyorsanız: Işığınız bol olsun….

LG OLED TV İLE İZLANDA (Mart 2017)

Kasım ayında LG Oled Tv’nin düzenlediği bir instagram yarışmasına katıldım: ‘hayatımın deneyimi’ ni yazdım. O ana dair de bir fotoğraf seçtim, yükledim(#hayatimindeneyimi).

01 Aralık günü Üsküdar’dan Beşiktaş’a giden motorda bir uyarı mesajı geldi. Açtım, baktım. Sonra bir daha baktım. Tekrar okudum. Düşündüm ve tekrar okudum ve anladım ki jüri beni seçmiş. İzlanda turu bizim yani! İzlanda diyorum. Kuzey Işıkları diyorum. Biz diyorum. Diyorum da heyecandan da inanamıyorum. Hemen ekran fotoğrafı alıp bizim kız grubuna, aile grubuna falan gönderiyorum. Tepkiler büyük. Herkes biliyor nasıl seyahat tutkunu olduğumuzu ve sürekli yollarda olmak istediğimizi ama bir türlü işi o  noktaya taşıyamadığımızı. Bol çığlıklı, epey çok emojili yazışmalarla birlikte üstümdeki şoku attım. Eve gelir gelmez Özgür’e gösterdim. Alışmamışız birilerinin bizi gezdirmesine tabi ne tepki vermemiz gerektiğini bile bilemiyoruz. Özgür hala tam olarak ne kazandığımı, neden kazandığımı bile idrak edememiş halde. ‘Hani bizim Machu Picchu fotoğrafı vardı ya üçümüzün. Hani tepede çektirdiğimiz. Onunla hayatımın deneyimi etiketiyle bir paylaşım yapmıştım’ falan diyorum da anca anlıyor olayın nerede başladığını.

Fakat bir durum var: ödül 2 kişilik ve biz 3 kişiyiz. Acaba LG Mira’yı da yanımıza paketler mi? Rica ediyoruz, ‘tamam’ diyorlar. Zaten o kadar tatlılar ki ne rica etsek ‘tamam’ dediler:) Mira da seyahate dahil olduğuna göre artık sevinebiliriz. Malum ‘çocuksuz çıkmayız abi!’

Hediye paketine neler dahildi:

*gidiş-dönüş uçak bileti

*4 gece 5 gün otel konaklama+ kahvaltı

*Golden Circle Turu

LG bize ‘isterseniz size bir de South Coast turu da verebiliriz’ dedi. ‘Tamam’ dedik tabi. Sonra oturup bir hesap yaptık bize turlar için harcayacakları paraya ve hatta daha uygun bir bütçeye araç kiralayabiliyoruz. Biz de turla gezen insanlar değiliz. İstediğimiz deliğe girip-çıkmak, yollarda kaybolmak var fıtratımızda. Sorduk. Ona da ‘tamam’ dediler ve Toyota Crusier kiraladılar bize. İzlanda’da 4×4 bir araç kiralamazsanız bizim gittiğimiz gibi kış döneminde gittiğinizde biraz eksik kalabilirsiniz. Malum şartlar çok zorlu. Kışı sert. Havası karlı. Yolları da buzlu.

Tarihlerimizi belirledik (01-05 Mart 2017) ve organizasyon yapıldı. Biletler ve otel voucherı elimize ulaştı ve bize artık sadece zamanımızı beklemek kaldı.

Yarışmaya katıldığım fotoğraf ve yorumumu da aşağıda paylaşıyorum. Gün ve gün seyahat detaylarımızı da ayrı yazılar olarak ekleyeceğim.

Lima (18-19 Şubat 2016)

Haftalardır büyük şehirden uzak, dağda-tepede, köyde-kasabada dolaştıktan sonra Lima’ya gelmek hiç hoşuma gitmedi açıkçası. Lima olmasa başka herhangi bir büyük şehir olsa da gitmeyecekti sanırım. Faturayı Lima’ya kesmeyeyim direkt olarak. Kalabalık, kaotik, berbat bir trafiği olan bir şehir. İlk imaj bu oldu bende. Otobüsle şehir içine girer girmez binalar üstüme üstüme geldi. Tam ‘dağdan indim şehire’ sendromu. 2 gecelik otel ayarlamıştık. Miraflores bölgesinde kalacağız. İstanbul’un Nişantaşı gibi bir mahallesi işte. Herkesin tavsiye ettiği yer burasıydı. E güzel bir oteli de iyi bir fiyata yakaladı Özgür internetten. Otobüs terminalinden otele gitmek için taksilerle pazarlık yapıyorsunuz. Burada taksimetre diye bir şey yok. O yüzden binmeden önce taksiciyle fiyat konuşmanız gerekiyor. Terminalin içindekiler 20 sol dediler. Biz internetten 10 sol gibi bir rakam makuldür diye okumuşuz ya ’10 sol veririz ‘ dedik. Güldüler. 15’ kadar indiler ama kabul etmedik. Terminalin çıkışındakilerle pazarlık yaptık 10 sol’ü duyan bıyık altından güldü, gitti. Sonunda biri 10sol’e götürmeyi kabul etti. Yolun sonunda anladık ki hiç de öyle yakın mesafe değilmiş. Bıyık altı sırıtmaların sebebini de anlamış olduk. Bizi getiren taksiciye de 12 sol verdik:) Yanlış anlaşılmasın o istemedi. Biz verdik.

Dağlardan indiğimiz için  Lima bize çok sıcak geldi. Hemen kendimizi sahile doğru atmak istiyoruz. 8 blok falan yürümek gerekiyor. Otobüsle gelirken şemsiyeli, şezlonglu işletmeler görmüştük. Hayalimiz Mira’ya kova-kürek alıp bütün günü sahilde yayarak geçirmek. Sonuçta okyanus olduğu için güzel bir deniz beklemiyoruz ama deniz kenarında yayma fikri çok cazip. Günlerdir böyle yayabileceğimiz yer arıyoruz. Mira’nın da kendi kendine uzun uzun oynayabileceği rahat bir alana ihtiyacı var artık. Sahile kadar yürüyoruz ama sahili tepeden görebiliyoruz. Falezlerden…Bizim baktığımız nokta ile sahil arasında anayol var ve sahilde herhangi bir işletme falan yok görünürde. Sadece sörf yapanlar ve kendi şemsiyesini getirenler var. Bizde şemsiye yok. Hava da yakıyor. Oturup sörf yapanları izleyeyim, biramı içeyim falan desen yapamazsın. Anca kendi şemsiyeni, sandalyeni ya da havlunu alacaksın. Biranı da yanında getireceksin öyle. Hayallerimiz suya düşüyor. Parkta gördüğüm bir güvenlik görevlisine soruyorum bu tarz bir yer bulabilir miyiz acaba? Haritasını açıyor, bakıyor, inceliyor ve bize bir yer söylüyor ama uzak. Hava sıcak. Biz yorgunuz. Yarına bırakıyoruz plaj işini ve otele dönüyoruz. Hepimiz güzel bir öğle uykusu uyuyoruz. Akşamüstü de Miraflores’de dolaşıyoruz. Güzel bir mahalle ama işte standart bir büyük şehir. İstanbul’dan pek farkı yok gibi. Trafiğine kadar…

2 günü sakin  bir şekilde geçiriyoruz. Miraflores’den dışarı çıkmıyoruz. Plaja da gidemiyoruz çünkü öyle bir plaj işletmesi yok. Lima’ya tekrar geleceğiz. O arada diğer yerlerini gezmeyi planlıyoruz. Otele yakın bir park var. Genelde zamanımızı elimizde kahvemizle bu parkta geçiriyoruz. Zaten şu 2 günü Mira Günü olarak planlamıştık. O ne isterse o yapılacak… Tabi ki park istiyor. Bu bölgece 2 tane park var yanyana. Her yeri kedi dolu bu parkların:) Çocuk oyun parkı olan favorisi oldu doğal olarak. Fakat diğerinde de mini bir anfi tiyatro var. Konsere de denk geldik hatta ilk gün. Hanım dans etti, çevresini eğlendirdi, kendisi zaten çok eğlendi. Yaşlı nineler ve dedeler bile oturmuş rock konserini dinliyorlardı. Çok şekerdi. İstanbul’dan farkı işte burada…Hayat ve insanlar çok daha rahat ve mutlular. Etrafın mutlu insanlarla dolu olunca sen de gevşiyorsun. ‘Büyük şehirde yaşayacaksam da böyle insanlarla yaşayayım bari’ dedirtiyor insana.

 

 

Buradayken Paracas’a gidiş için organize oluyoruz. Tekrar araba kiralıyoruz. Otel ayarlıyoruz. Deniz aslanlarını, pelikanları ve penguenleri görmek için Ballestas Adaları’na gideceğiz. Aynı zamanda çöl kayağı da yapmak istiyoruz. Tüm bunların organizasyonunu yapmak için zaten bu 2 günlük Lima konaklaması. Daha sonra tekrar gelmek üzere 20 Şubat sabahı Lima’dan ayrılıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arequipa-Lima Otobüs Yolculuğu (17-18 Şubat 2016)

Dünkü ‘macera’lı yolculuğumuzdan sonra bu sabah Arequipa’ya yola çıkmadan önce biraz gevşemek istiyoruz. Otelde kahvaltımızı yapıp termal havuza doğru yola çıkıyoruz. Ben daha önce açık havada termak havuza hiç girmemiştim. Buraya kısmetmiş. 2 ayrı havuz var burada. Aslında daha fazla ama turistlerin kullanımına sadece bu 2 havuzu ayırmışlar. Diğer havuzlara lokaller giriyor. Onlar için çok ucuz. 1,5 Lira gibi bir şey yapıyor. Dolayısıyla millet çoluk-çocuk gelip burada banyo yapıyor. Turistler için ayrılan havuzların birisi kapalı, birisi açık havuz. Kapalı olan minik ama içi sıcacık, sauna gibi aynı zamanda. Önce ona girmeye niyetlendik ama hem küçük, hem kalabalık olunca pek çekmedi. Hemen açık havuza geçtik. Dışarısı buz gibi ama sen sıcacık sudasın. Havuzdan çıkana kadar şahane ama çıkınca duş almak için içeri gitmen gerekiyor. O kısım acı vericiydi. Donduk. İçeri girer girmez kendimizi o küçük havuzun içine attık ve iliklerimize kadar ısındık. Mira’yı havuzdan çıkarmak zor oldu ama. Hangi çocuk havuzdan çıkmak ister ki zaten? Çıktık. Duşumuzu aldık. Saçlarımızı kuruttuk ki orada saç kurutan bir tek bizdik. 1 yaşında, saçları upuzun çocuklarınkini bile kurutmadan o serin havaya rahatça çıkarıyor burada ebeveynler. Biz üşüdük. Kuruttuk 🙂 Türk genlerimiz iş başında. Neyse hızlıca hareket etmemiz gerekiyor. Çünkü akşamüstü arabayı teslim edip gece otobüsüne bineceğiz ve 15 saatlik bir otobüs yolculuğu ile Lima’ya geçeceğiz. Zaman kısıtlı. Dağları aşıp gideceğimiz için hava durumu çok değişken. Bizi yavaşlatabilir.

Yol durumunu bilemediğimiz için öğle yemeğini de aradan çıkaralım ve yola öyle çıkalım diyoruz. Oysa saat daha 11:30 ve biz aç değiliz. Fakat yolda yemek yiyecek bir yer yok ve 260km’lik yol 4 saat falan sürüyor. Trafik de olabilir. Hızlıca sandviç yiyip, yiyemediklerimizi de paket yaptırıp yola çıkıyoruz. Buralarda yola her zaman ekstra hazırlıkla çıkmak en iyisi. Benden söylemesi. Dolu yağabilir, yol kayması olabilir, anlamsız bir trafik olabilir. Zaten yollar kötü durumda olduğundan çok yavaş ilerlenebildiğinden 4 saatlik yol 6-7 saati bile bulabilir. 260km için 6-7 saat ne kadar uzun değil mi? Buralarda böyle şekerim… Biz de ona göre hazırlığımızı yapıp yola koyulduk. Dönüşümüz gelişimiz kadar ‘mecera’lı olmadı. 4900m’ye çıktığımızda deli gibi bir yağmura yakalandık o kadar. Yine de tahmin ettiğimizden biraz daha uzun dürdü Arequipa’ya varışımız. Trafik. Bir de kötü, çok kötü şoförler yüzünden ister istemez yavaşladık. Peru’da gerçekten kötü kullanıyorlar arabayı. Önünü göremediğin bir virajda, sağın uçurum solun dağ iken bile sollamak için çıkıveriyorlar ya da koca yolcu otobüsü bir anda seni sollamak için atılıveriyor. Önünde hiç yer olmaması, karşıdan kamyon geliyor olması onlar için önemli değil. Neyin cesareti anlayamadım ben. Kızılötesi görüşün mü var tatlım?? Olmadığı da hemen karşıdan gelen bir arabayla burun buruna gelince anlaşılıyor. Kimse de korna morna çalmıyor. Arabadan inip birbirlerine dalmıyorlar. Bu toprakların işleyişi bu.

Neyse sağ salim Arequipa’ya varıyoruz. Hemen arabayı teslim edip otobüs terminaline gidiyoruz. Çantalarımızı teslim edip yemek yemek için terminalin üst katındaki lokantalardan birine yerleşiyoruz. Tavuk suyuna makarnalı birer çorba içiyoruz. Peru’da yemek şahane. Her yerde et ya da tavuk suyuna çorba bulabiliyorsunuz. Çocuklar için en güzel yemeklerden biri. Hani çocuğum buralarda ne yer diye hiiç düşünmeyin. Otobüsün hareket saati yaklaşıyor ve biz yavaş yavaş o tarafa doğru geçiyoruz. Daha önce aynı firmayla yolculuk yapmış ve ‘oo çok ucuza bilet bulduk’ demiş ve sonunda kırık camı bantla tutturulmuş ama hala köşesi açık , her yeri paslanmış ve tuvalet kokusundan milletin isyan ettiği, 4800m’de donarak kucak kucağa gittiğimiz bir otobüs yolculuğu yapmıştık. Bu sefer aynı firmanın üst sınıfından, tamamen yatan koltuklar aldık. Yine de otobüsü görene kadar hafif bir tedirginlik yok değil. Diğer otobüs de internetteki fotoğraflarında gayet iyi görünüyordu ve o yolculuk 6 saatti. Şimdi 15 saatlik bir gece yolculuğu var önümüzde. Zaten çok sık yer değiştirdiğimiz için genel bir yorgunluk var üstümüzde. Uyuyamazsak o yol hiiç çekilmez. Firmanın adı  Excluciva.

Bu düşüncelerle otobüse doğru ilerliyoruz. Ta – daa!!! Hayatımda gördüğüm en lüks otobüs karşımda duruyor. Uçakla hiç ‘ birinci sınıf’ bir yolculuk yapmadım ama bu otobüsü ancak onunla kıyaslayabilirim sanırım. Gördüğümün, bildiğimin çok ötesinde bir otobüs. Koltuklarımız da en önde olunca sanki bize özel karavanla yolculuk yapıyoruz gibi oldu. Koltuklar 180 derece yatıyor. Ayakları uzatmak için alttan ayrı bir platform çıkıyor. Önünde ekranın var. Ekranda uçaktaki gibi bir eğlence sistemi de var. Dizi-film, radyo ve çocuk kanalları. Yol boyunca internet de veriyorlar. Çok iyi çalıştığını söyleyemem ama otobüste olmasan da burada internet iyi değil. O yüzden ara ara çalışması bile çok başarılı sayılır. Herkese özel kulaklık ve koltuklar arasında perdeler var ki herkesin özel alanı olabilsin. IMG_3219

Akşam yemek ve sabah kahvaltısı da veriyorlar. Akşam yemeği beklediğimizden de iyi çıktı. Tavuklu çin pilavı, salata, kek  ve içecek ikramı vardı ve otobüs yemeğine göre gayet lezzetliydi. Sadece Güney Amerika’da olduğumuzu unutmayalım diye ufak bir aksaklık yaşandı. O havalı otobüste su bitti. Biz de her zaman gereğinden fazla hazırlıklı seyahat ederken bu sefer az su aldık yanımıza nasılsa vardır diye. Murphy işte… Otobüsün yolcu indirip bindirmek için durduğu yerlerde hemen satıcılar otobüsün kapısına geliyorlar zaten. Suyun bittiğini öğrendikden sonraki ilk  durakta Özgür su almak için alt kata, kapıya doğru gitti. Tam suyu alırken otobüs hareket etti. ‘hoopp n’oluyoruz’ dememize rağmen şoför  kapıyı kapattı ve yola devam etti. Özgür şoförün kapısına dayanmak suretiyle hesap sordu da ‘ileride duracağım’ dedirtebildi adama. 5 dakika sonra su almak için bir yerde durdu da depoladık sularımızı. Bu da böyle bir anı olarak kaldı işte. Ne kadar havalı otobüs olursa olsun buralarda işletme mantığı bu kadar. Hazırlıklı olun. Herkes rahat. Bu tarz şeyler çok olağan. Sen de sakin olacaksın. Her şey çözülüyor sonunda.

Yol genel olarak çok rahat geçti . Mira’ya da büyük kıyak oldu bu ekran olayı. Kulağında kulaklık limitsizce ‘Masha and the bear’ izledi. İzlerken de uyuyakaldı… Bu da onun kişisel tarihinde çok büyük olay. Yollardayken kurallarımızı, limitlerimizi çok esnetiyoruz biz. Şimdi o ekran karşısında duruken ve bizler de film izlerken ona ‘hayır’ demek olur muydu? Bayıldı zevkten. Deliksiz bir uyku uyudu. Gece uyurken Özgür tuvalete götürdü bir ara. Doluymuş. Bekle bekle gelmezler. Bilmem kaç dakika sonra geldiler. İçerideki hatun bir türlü çıkmayınca Özgür’ün kucağında sanırım tuvalete geldi sanarak yapıvermiş çişini Mira hatun. Yanımızda yedek kıyafet var. Değiştirdik. Temizledik. O uyanmadı bile. Olan Özgür’e oldu. Geceyi öyle ıslak ıslak geçirmek zorunda kaldı :)) Bu da bu yolculuğun süper anısı olarak kaldı işte şimdi hatırlayıp gülüyoruz. Sabah 10 sularında Lima’ya vardık. Yorulmadan, anlamadan geçti gitti yolculuk. Şimdi sıra Lima’da….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzun lafın kısası 15 saatlik yolculuk ga

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Colca Kanyon’u ve Kondor Tepesi/Peru (16 Şubat 2016)

Dünkü ‘mecera’lı, 4900m yükseğe kadar çıktığımız araba yolculuğumuzun ardından pırıl pırıl, güneşli bir sabahta erkenden,  Condor Tepesi’nde kondorları izlemek için Colca Kanyon’una doğru yola çıkıyoruz. Colca Kanyon’u dünyanın en derin kanyonu olarak geçiyor. 3400m. Amerika’nın o pek meşhur Grand Kanyon’undan 2 kat kadar daha derinmiş. Biz Chivay’da konaklıyoruz ama kanyona Arequipa ve Puno’dan günübirlik turlar da düzenleniyor. Sabah 3-4 gibi yola çıkıp, akşama dönüyorsun. Bizim zaten yapabileceğimiz bir şey değil Mira’yla. Olsa bile yapmazdık. O turlar fazla turistik, fazla steril ve fazla planlı geliyor bize. Paşa gönlümüze göre gezmeyi, keşfetmeyi seviyoruz biz.

Otelden öğrendiğimize göre yaklaşık 1,5- 2 saat kadar sürüyormuş yol. Hem kondorları görebilmek hem de kötü havaya yakalanmadan gidip-gelebilmek için erkenden yola çıkmak en iyisi dediler. Zaten Mira sabahın köründe uyandığı için sorun olmadı. Yol çok güzel. Doğa harikası yerler. İnka’lar ne muhteşem yerlerde yaşamışlar. Yol boyunca vadilerde teraslar halindeki İnka tarlalarını görüyoruz. Bugün Peru’lu köylüler atalarından kalan teraslarda hala çiftçilik yapıyorlar. Yemyeşil her yer. Hava pırıl pırıl. Bakına bakına, fotoğraf çeke çeke ilerliyoruz. Fakat arabadan hiç inmiyoruz.  

  

 Sonra bir anda kendimizi Condor Tepesi’nin yanında buluveriyoruz. E hani 1,5-2 saat sürüyordu yol? Biz 45 dakikada geliverdik. O kadar erken gelince de ilk önce yanlış geldik diye düşündük hatta. Burası  başka bir gözlem noktası herhalde diye ilerlerken tabelayı gördük: Kondor Gözlem Noktası. Vallahi de gelmişiz. Belki tüm gözlem noktalarında durarak ve tur otobüsüyle gitseydik o kadar sürede giderdik. Bilemem. Biz arabaylayız ve yağmur başlamadan kondorları görelim, nasılsa dönüş aynı yoldan, istersek o zaman durur bakarız diye düşünüp gözlem noktalarının hiç birinde durmadık. Colca Kanyon’un en popüler gözlem noktası da burası zaten. En turistik yeri yani. Kalabalık. Neden? Çünkü millet dünyanın en büyük ikinci kuşu olan kondorların kanyon üstündeki süzülüşünü görmek için akın akın geliyor. Kanatlarını açtığında kanat arası genişliği 3m’yi buluyormuş. Kilosu 11-15 kg arasında değişiyor ve 7000m yükseğe kadar uçabiliyorlarmış. Çok etkileyici değil mi? O kütleni sen nasıl o kadar tepelere çıkartıyorsun şekerim? Hava akımını kullanarak kanat bile çırpmadan süzüle süzüle yükseliyorlar…

Hemen arabayı parkediyoruz. Daha arabadan inerken koca bir kondor tepemizden süzülüyor. Uzaktan görebiliyoruz ama heyecanlanıyoruz da. İner inmez görebildiğimiz için. Çünkü gidip de hiç kuş göremeyen de oluyormuş. Gözlem noktasına gidiyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Arada fotoğraf çekiyoruz. Mira oynayacak taşlar bulmuş, oturmuş bir şeyler inşa ediyor. Aradan belki yarım saat falan geçiyor ama kuş falan yok. En tepe noktaya geçiyoruz. Beklemeye devam. Gelen giden yok. Tur otobüsleri gelip gidiyor. Etrafta konuşanlardan duyuyoruz ki  aslında kuş görmek için en ideal saat sabah 8’miş. Biz de güya erken geldik ama 9’u geçmişti biz vardığımızda. Yavaş yavaş gitmek için hazırlanırken yanımızdaki adam bir anda koca sesiyle ‘kondooorrrr kondooooorrr’ diye bağırınca herkes onun buluduğu noktaya koşmaya başladı. Millet kondor fotoğrafı çekecek diye neredeyse 1m uzunluğunda fotoğraf makineleriyle yerini almış, bekliyor. Yükseklerden bir kondor gelmesini beklerken bizim kondor aşağıdan geldi:) Yavaş yavaş yükseldi ama bizden uzakta. Kondor geldiği sırada bizim yerimiz şahaneydi aslında. Hani arabadan inerken gördüğümüz o kondor kadar büyüğü yine aynı yerden geçse şahane fotoğraflar çekme şansım olacaktı. Hem de ıphone’la. Neyse ben de Özgür’ün kafasının üstünde siyah bir leke gibi olan, baktığımızda sadece bildiğimizden dolayı bizim anlayabileceğimiz bir ‘kondorlu’ fotoğraf çekmeyi başarabildim. Buna da şükür:) 

    
    
    
 Tur otobüsleri bu tepeden sonra genelde dönüş yoluna geçiyor. Daha ötesinde pek bir şey olmadığından sanırım. ‘Bizim altımızda araba var. E otelimiz de yakın.’ diyerek ilerlemeye, bir sonraki kasabayı da görüp orada yemek yemeye karar veriyoruz. 15 dakika kadar sonra oradayız. Minnacık bir yer. Sokaklarını turluyoruz arabayla. Aman görmediğimiz yer kalmasın!  Yemekten önce de çay-kahve içecek yer arıyoruz. Yağmur gelmek üzere. Bulutlar kara kara çöktüler tepemize. Bu mevsimde buralarda hava hep böyleymiş. Sabah günlük güneşlik, öğleden sonra yağmurlu ve serin, geceleri ise buz gibi. Ara sokaklarda dolaşırken bir tabela görüyoruz. Diyor ki: dağ manzaralı, nefis bahçeli hostel. O bahçede çay içebilir miyiz acaba? Hadi bulalım. Buluyoruz. 5-6 odalı, belli ki kanyona yürüyüş turu için gelen sırt çantalıların konaklama yeri. Fakat bir güzel bahçesi var ki sorma. Sahibi de şeker bir adam. ‘Çay ya da kahve içebilir miyiz?’ diye soruyorum bizimkiler arabada beklerken. Şaşırıyor önce. ‘Şimdi topladım. Açık büfe var. İsterseniz kendiniz alın’ diyor. Açıkça anlaşılıyor ki sadece orada konaklayanlara hizmet veren bir yer ve şimdiye kadar kimse gidip bizim gibi bi şeyler var mı içecek dememiş:) Bizi geri çevirmiyor ama. Bahçeye oturuyoruz. Kimseler yok bizden başka. Bizim için su kaynatıyor. Çayımızı-kahvemizi alıyoruz ve yağmur gelmeden kısa bir keyif yapıyoruz. Mira da küçük ama nefis bahçede vakit geçiriyor. Çocukla gezerken onlara bu alanları yaratmazsanız size geri dönüşü acımasızca olur benden söylemesi. Biz ağzımızın payını çok defa aldık. Şimdi terbiyelendik o konuda. Mira zamanları yaratıyoruz. Bak lafı uzatttım yine çok. Hızlıca toparlıyorum. Çünkü asıl macera bundan sonra başlıyor. Hesap ne kadar diye  soruyoruz ve yüzünden anlıyoruz ki kaç para isteyeceğini bile bilemiyor. 5 sol diyor sonra. Ödeyip, köy merkezine dönüyoruz. Bu arada bulutlar hala tepemizde. 

   
Kafamızda da şöyle bir fikir var diğer yandan: Elimizdeki haritadan geldiğimizden farklı bir yoldan dönebileceğimiz bir güzergah bulduk kendimize kahve içerken. O yoldan gidersek kanyonun dibine kadar da inebiliyoruz. Colca Nehri’nin üstünden köprüden geçip, bir daire yaparak dönebiliriz gibi. Fakat emin de olamıyoruz. Hava yağmurlu olursa bi anlamı olmaz. Bir yandan da yolu o kadar uzatmalı mıyız? E bir de Peru’nun yolları malum. Acaba oralar nasıldır? Köy merkezine gidip turist ofise sormaya karar veriyoruz. Onların yönlendirmesine ve de havanın durumuna göre karar vereceğiz ve fakat kara kara bulutlar yavaş yavaş bize doğru geliyor. Dur bakalım…

Meydana gidiyoruz. Özgür ve Mira arabada bekliyorlar. Ben de daha Chivay’a girerken bize verdikleri haritadan gözümüze kestirdiğimiz yol hakkında bilgi almak için giriyorum turist ofise. Ne ilginç di mi ? Köyde turist ofis var. Fakat burası kanyonda trekking yapanlar için başlangıç noktası. O yüzden aslında Peru’nun en turistik 3. destinasyonu sayılıyor. Ama yine de köy…Cabanaconde. Görevli bakıyor ve ‘oluur, gidilir’ diyor. Haritaya göre yol asfalt değil, toprak yol.’Güvenli midir? Biz çocukla seyahat ediyoruz’ falan diyorum. ‘Tabi tabi gidilir ya’ diyor. ‘Peki yoldaki kasabalardan birinde yemek yiyebileceğimiz yerler var mı?’  Nehir seviyesine indiğimizde bir köy var gibi görünüyor. İlk yerleşim yeri orası. Llahuar. ‘Arabayı köprünün orada bırakırsınız. Yarım saat kadar yürürseniz orada yemek yiyebileceğiniz yerler var. Yer dönersiniz arabaya ya da  Tapay’da yani başkentte yersiniz. Orada seçenek var’ Adamlar dağda yaşamaya alışık oldukları için bu cümle onlar için çok  normal ama bizim için ütopik. ‘Mecera’ severiz de o kadar da değil şekerim. Karnımı doyurmak için hele ki altımda araba varsa yürümem yani o yolu. Neyse biz o toprak yoldan bir daire yapıp, haritada gösterdiği noktaya yani Kondor Tepesi’nin oraya çıkmak istiyoruz. ‘olur tabi’ diyor tekrar. Bana bir harita daha veriyor hatta. Teşekkür edip arabaya dönüyorum.

Arabayı hareket ettirmeden, harita üstünden Özgür’e adamın dediklerini anlatırken aynı adam yanımıza geldi. Özgür’le tokalaştı, tanıştı falan. Sonra önümüzde duran minibüsleri göstererek ‘Bu minibüsler de çalışıyor o yolda’ dedi. ‘yol iyi yani?’ dedi Özgür de ne desin. ‘Evet’ dedi ve iyi yolculuklar dileyerek ayrıldı yanımızdan. ‘Ay ne ilgili adam ayol! ‘diye diye güldük arkasından. Üşenmedi yanımıza kadar geldi. Sonradan anlayacağım ki az bile yapmış o yol için! Kendince uyarma şekli de oydu sanırım. Yolu anlatınca anlayacaksın tam olarak demek istediğimi.

Kara yağmur bulutları hala tepemizde…

‘Biz karnımızı burada doyuralım da hele, yemekten sonra hava iyiyse basar o yoldan döneriz. Yağmur yağarsa da artık şansımıza’ diyerek meydandaki bir yere oturuyoruz. Fazla da seçeneğimiz yok zaten. Pek de şahane olmayan bir pizza yiyoruz. Yerken de o kara bulutlar karşımızdaki dağın tepesine çöküyor. Yağmur rüzgarını hissediyoruz. Üşüyoruz hatta ve üstümüze birer ceket giyiyoruz. Yemek bitiyor. Ben Mira’yı tuvalete götürüyorum ve o arada Özgür de büyük bir şişe su alıyor. O yola gireceğiz yani belli oldu aramızdaki sessiz iş bölümünden. Arabaya atlıyoruz ve haritadan yönümüzü kestirip ne taraftan gitmemiz gerektiğine bakıyoruz. Görevlinin de tarifini hesaba katarak bir yönde karar verip, gaza basıyoruz. Demiştim ya bu topraklarda yol tabelasına pek inanmıyorlar! Yollarda bırak interneti, telefonlar bile çekmiyor. O yüzden harita tek aracımız yolumuzu bulabilmek için ve bizim gps’imiz  Özgür :). Hasbelkader buluyoruz yolumuzu köyden çıkarken. Aralarda tabela görüyoruz ama sadece arkeolojik alanlara giden yolu gösteriyorlar. Onun dışında yok. Doğru gittiğimize inanarak devam ediyoruz. Hatta bir yerde tabela bile görüyoruz da emin oluyoruz doğru yönde olduğumuza. Bir noktada yol ikiye ayrılıyor ve tabela var. Yine de emin olamıyoruz. Şanslıyız ki bir grup köylü adam oturmuşlar, sırtlarında da heybeleri laflıyorlar ya da araç bekliyorlar, bilemem. Onlara soruyoruz: ‘Llahua’ya bu yoldan mı gidilir?’ ‘evet evet ama bekleyin aşağıdan otobüs geliyor o geçsin, sonra devam edin. Yol dar.’ Bekliyoruz. Otobüs geliyor. Aslında minibüs. Turist ofisteki görevlinin bize gösterdiği türden bir araç. O geçiyor ve biz yola giriyoruz. Hakkatten de daracık, toprak bir yol. O minibüs buradan gidiyorsa biz altımızdaki 4 çekerle teeyy!! nasıl da gideriz hem de! diye düşünüyoruz. O dağ köylerine başka bir ulaşım şekli de yok zaten. 

 Yolculuk başlıyor. Bir müddet şarkılar söyleyerek bizim buraların köy yolları gibi yollarda devam ediyoruz. İnka terasları, dağlar, kara bulutlar, güzel müzik, arada önümüzden akan dere, dağlarda görünen şelaleler. Nefis yani her şey. ‘İyi ki de girmişiz bu yola Özgür’ diyorum. Bi ara üşendim çünkü ben. Bi de emin olamadım. O köy yolu biraz daha ilerleyince kıvrım kıvrım, kanyonun dibine doğru inen bir yılan görüntüsünü alıyor. Belgesellik görüntüler bunlar  diye düşünüyorum. 

  

  O kıvrımlı yollar hangi ara uçurumla buluşuyor inan hala hatırlamıyorum. Fakat bir anda o vadi içindeki yolun bir kenarı dağ, diğer kenarı uçurum oluyor. Daracık da yol. Bir an yanlış mı girdik acaba yola diyoruz ama kanyonun dibinin ne tarafta olduğu önümüzdeki dağdan belli. Hem karşımızdaki koca dağın ortalarında bir yerlerinde köyler de var. Nasıl var hakkatten o köyler? Yıl 2016 ve bu insanlar orada yaşıyorlar. Nasıl? Çok başka koşullarda…

Yol kıvrıla kıvrıla uçurum kenarından gidiyor. Hafif bir tedirginlik oluyor bende. Fakat Özgür ‘sen arabayı ve teknik özelliklerini bilmiyorsun ondan geriliyorsun. Güvendeyiz, hiiç bir şey olmaz’ diyor. Güveniyorum. Rahatlıyorum gibi. Yol ilerledikçe kalitesi de bozuluyor.Telefon çekmiyor. Kara bulutlar hala üstümüzde. Yağdım yağacağım diyor, belli. Bir ara dağdan kayan taşlar ve kayaların  olduğu bir yere geliyoruz. Üstünden geçmekten başka bir çare yok. Geri dönecek yer falan da yok. Yol öyle sıkı toprak bir yol zaten değil. O arayı nasıl geçtik, ben kapı koluna nasıl sıkı tutundum ve hangi ara dine imana geldim inan bilemiyorum. Sadece hayatta kalalım diye dualar ederken hatırlıyorum kendimi. Mira da arka koltukta uyuyor. Zaten Bolivya’dayken rüyamda uçurumdan düştüğümüzü görmüşüm aklıma o geliyor. Ciddi tırsıyorum. Biz ki Bolivya’nın Ölüm Yolunu arabayla geçmiş insanlarız oradaki adrenalin falan buranın yanında hiç kalıyor. Hatta bu yolun nasıl olup da diğeri gibi meşhur olmadığını anlayamıyoruz. Azrail’e madik atmak istiyorsan direkt buraya gel. Yeşil değil herhalde ondan meşhur olamadı… Her yer boz. Yeşil yok. Telefon çekmiyor. Yoldan da şimdiye kadar bizden başka araba geçmedi. Hani minibüsler işliyordu? Yok işte 1 tanecik gördük yolun başında hepsi o. İlerliyoruz. Hafif bir yağmur başlar gibi oluyor. Korkulardan korku beğen. O dağdan topraklar bir kaysa hoopp uçurumun dibindeyiz çünkü. Korkak bir insan da değilimdir aslında, çook uzun zamandır bu kadar korktuğumu inan hatırlamıyorum. Hazirliksiz yakalandim ondan sebep herhalde.  Bak şimdi yazarken bile o güne gittim de üstüne su dökülmüş kedi gibi yukarı kalktı omuzlarım. Öyle böyle, dua ede ede inişe geçtik. 3400m’yi arabayla indik şekerim. Köprü göründü. Arkasından da dumanlar çıkıyor. O ne ayol yangın mı? Ateş mi? derken anlıyoruz ki: gayzer. Hayatımızda ilk defa gözlerimizle gayzer görüyoruz. Doğa da bizim cesaretimizi ve zaferimizi böyle ödülleniriyor herhalde diye düşünüyorum. Görevli adamın da arabanızı bırakıp yürüyebilirsiniz dediği yer burası. İyice fantastik. Ne kadar farklı kriterlerimiz. Adamın bizi gönül rahatlığıyla gönderdiği yolda altıma ediyordum ben, onların hayatı buralarda geçiyor.  

gayzer
     
   

  
Köprüyü geçiyoruz. Bu sefer de karşı yamacı tırmanmak gerekiyor. İndik ohh rahatız da diyemiyoruz yani. Fakat yine de tırmanış daha rahat geçiyor. Dağın diğer tarafından geldiğimiz yolu uzaktan görünce ‘Allah var ve sanırım bizi de çok seviyor’ diyorum. O nasıl yol öyle şekerim? Karınca yolu gibi incecik görünüyor koca dağın gövdesinde. Tırmanış yolunun bazı yerleri de fena ama o kadar değil. Hem bu tarafta yerleşim yerleri de var. Güzel bir köyün içinden geçiyoruz hatta. Yemyeşil, kaktüs tarlalarının içinde. Vaha gibi o bozluğun arasında. Mira uyanıyor. Medeniyete (!) karışmış olmak iyi geliyor. Yükselen omuzlar aşağı iniyor. Rahatlıyorum çünkü haritaya göre birazdan başkent dedikleri Tapay’dayız. Oradan da asfalta bağlanan yola gireceğiz. 10 dakika kadar köylerin arasından gidiyoruz. Köy dediklerim de 10 haneden oluşanları da var içlerinde mahalle gibiler daha çok. Bakkal bile çıktı birinde de görmesi iyi geldi. İlerlerken bir anda yol bitti. Dağın gövdesine dayandık. Ciddi diyorum. Arabanın burnu dağın gövdesinde. Kafanı yukarı kaldırıyorsun dağ. Bildiğin koca dağ. Dağ. Hani şakalı-komikli bir film yapayım desen o anki halimizi alır milletin kahkahadan koptuğu sahne yaparsın. Sağımız orman gibi bir yer. Solumuzda da Tapay. Tapay’a giren araba yolu yok. Daracık bir köprüyle meydanına doğru gidiliyor. Başkent Tapay. Algılarımız, değer yargılarımız fabrika ayarlarına dönüyor. Kara kara yağmur bulutları hala tepemizde…

E peki yol nerede? Herhalde kaçırdık biz aşağıya inen yolu. Dönelim de birilerine soralım bari. Nasılsa etrafta insan da var. Bakkal gördüğümüz köyün girişinde bir grup genç ‘hoop, heyy!’ nidalarıyla durduruyorlar bizi. Kanyon yürüyüşü yapan bir grupmuş. İçlerinden 2 kişi fenalaşmış, devam edemeyeceklermiş yürümeye. Şekerim öyle kondisyonsuz falan zaten olacak iş değil o dağ, sen ne yaptın? diye düşünüyorum da demiyorum. Grubun rehberi olduğunu söyleyen genç bir kızla aramızda şöyle bir diyalog geçiyor. Rehber başlıyor konuşmaya.

-Siz nereye gidiyorsunuz?

-Valla biz de kaybolduk, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz da hedef Cabanaconde.

-Heh siz buradan geri döneceksiniz yani?

-Yok yaw biz şu yolu bulmak istiyoruz. ( o arada haritayı çıkartıp Tapay’dan Kondor Tepesi’ne bağlanan yolu gösteriyoruz)

-Orada yol yok ki!

-Nasıl ya? ( o anda üstüne su dökülmüş kedi şeklime geri dönüyorum. Ne diyor bu hatun be??Susturun şunu kalbim kaldırmayacak muhabbetin gidişatını düşündükçe!)

-Tek yol geldiğiniz yoldan geri dönmek. Başka yol yok oraya.

Başımdan aşağıya kızgın yağlar dökülüyor o anda. Versen 1 şişe tekilayı bir dikişte içerim. Suratım sanırım yeşile falan dönmüştür. Adamlar haritayı yanlış yapmışlar! Olmayan bir yolu var gibi göstermişler. Hem de asfalt yol. Böylece neden Ölüm Yolu’na rakip olmadığını anlıyoruz. Daire yapamıyorsun. Geldiğin yolu geri dönmek zorundasın! Birbirimize bakıyoruz Özgür’le ve hemen saatlerimize bakarak hesap yapmaya başlıyoruz. Çünkü o kara kara yağmur bulutları bi bırakmadı ki peşimizi hem havanın da kararmasına 2,5-3 saat kadar bir şey kaldı. Biz dönüş yolunu yağmur başlamadan ve hava kararmadan yapmak zorundayız. Yoksa yolda kalırız. Gerginlik…

Hesaplarımıza göre geldiğimizden biraz daha hızlı dönebiliriz. Çünkü gelirken zaten çok yavaş ilerleyebildiğimiz yolda Özgür de manzarayı seyredebilmek için daha da yavaş gitmişti. 20-30km arası hızla. Şimdi 30-35km ortalama ile gidersek hıdı bıdı bıdı hıdı… Lafı kesip yola çıkmalıyız!

Hızlıca arabaya o yolda hiç tanımadığımız birilerini almak istiyor muyuz diye bir karar vermemiz gerekiyor. Arka koltukta zaten Mira var ve koltuğu da ortada. 2 yetişkini daha yanına koyarsak çok darlanacak çocuk. Zaten araba yolculukları sıkıntılı geçiyor. Ağlama krizli, koltukta rahat değilim diye çığlık atmalı falan. Bir de tehlikeli bir yol. Kısaca Özgür o sorumluluğu da pek almak istemiyor. Gönlümüzde pek razı olmuyor bırakmaya ama. Sadece 1 kişi alabiliriz diyoruz. Onlar da ayrılmak istemiyorlar. Kalıyorlar. Minibüsle dönecekler sanırım.

Biz gaza bastığımız gibi yola düşüyoruz. Kara bulutlar sağ olsun eşlikçimiz. Allahım hayatım boyunca etmediğim dualarla indiğim o yokuştan tekrar geçeceğim. Nasıl bir sınavım varsa artık. Rahat rahat indik. O arada hafif bir yağmur başladı. Fakat o yağmur bastırırsa ilerleyemeyiz. Şu andaki hafif yağmur bizim için iyiymiş bile Özgür’e göre. Bu sefer Mira da uyanık. Hem köprüyü hem de gayzeri görebiliyor diye mutlu oluyorum. Şaşırtıcı şekilde inerken ödümün patladığı yolda bu sefer çok daha rahatım. O kadar korkutucu değil çıkış ya da ben korku eşiğimi çok yükselttim ya da hissetmiyorum. Fakat dualarla devam ediyorum. Yağmur indirmeden, hava kararmadan en tehlikeli kısmını atlatıyoruz yolun. Fakat yine de durmadan ilerliyoruz ki asfalt yola çıkalım bir an evvel. Sonunda asfalattayız. Ohhhhh bee!!! Üstümden öküz kalktı. Gevşedim. Hava da kararmadan, yağmur da yağmadan otele varıyoruz. O yağmur bulutları bütün gün bizi tehdit etti ama kıyağını da yaptı. Biz otele varıyoruz ve yağmur başlıyor…

Akşam yemeği için yine kasabaya gidiyoruz. İlk iş bir içki içmek oluyor bu sefer. Buraların meşhur içkisi Pisco Sour. Kuvvetli bir içki. Nasıl iyi geliyor anlatamam. Üstüne de güzel bir yemek yiyerek otele atıyoruz kendimizi. Yarın da dönüş var zaten. Akşamları da soğuk oluyor diye banyo bile yapmadan yatıyoruz. Planımız yarın sabah erkenden buranın meşhur termal havuzlarına gidip sıcacık suda gevşemek ve banyo yaparak yola çıkmak. Zira dönüş yolumuz yine 4900m’den geçiyor… Dağlarda gezinmeye doymuyorduk sayın seyirciler. İflah olmaz bir ‘mecera’ sevdasıyla yollardayız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

15 Şubat 2016 / Arequipa – Chivay Araba Yolculuğu

15 Şubat sabahı evi toparlayıp, valizleri evde bırakarak kiraladığımız arabayı teslim almaya gidiyoruz. Bizi ne bekliyor bilmiyoruz. Çünkü internet üstünden kiraladık ve şöyle de bir şey oldu kiralarken: Biz Toyota Yaris kiralamak istiyorduk. Fakat işlemleri yaptığımız web sitesinde sorun yaşayınca Arequipa’daki ofisi direkt aradık. Hem bi de pazarlık yapmayı deneriz diye.  Görevli de bize elinde hiç Toyota Yaris kalmadığını sadece Toyota Hilux olduğunu söyledi. Fakat biz sitede görüyoruz ve kiralayadabiliyoruz.

-Oradan kiralarsak ve pazartesi günü ofise arabayı teslim almaya geldiğimizde elinizde o araba yoksa ne olur?

-Eh mecburen elimdeki üst sınıf arabayı veririm.

– E o zaman biz öyle yapalım.

-Yapın tabi.

Olayın özeti şu: Biz orta sınıf bir araba kiralamak istiyoruz ve hatun diyor ki siz onu alın web sitesinden ama geldiğinizde üst sınıf araba vermek zorunda kalabilirim.Üst sınıf dediği de kocaman bir pick-up. O toprakların en pahalı arabalarından biri. Kal şekerim hiç sorun değil diye düşünerek kapatıyoruz telefonu. Ardından da internet üstünden kiralamamızı yapıp, beklemeye başlıyoruz.

İşte 15 Şubat sabahı bekleme bitiyor. Heyecanla kiralama şirketine doğru yürüyoruz. Evimizden 10 dakika kadar uzakta. Ofise varıyoruz. Ofis kapalı. Kimse yok. Kapısı açık aslında da dışında sadece demir parmaklık var. Yani içini görebiliyoruz ofisin. Kocaman da bir beyaz tahta koymuşlar. Üstünde tarihlere göre hangi sınıf araba alınacak gibi bilgilerin olduğu bir tablo var. Tablo var da orada bizim tarihlerde kiralama görünmüyor. Hafif bir korku sarıyor içimizi ama sonuçta uluslararası bir platformdan yapmışız kiralamayı. İlla bir çözüm bulacaklardır diyoruz. Diyoruz ama içten içe de tırsmıyor değiliz. Ooo az ödeyip üst sınıf araba alacağız diye göbek atmak isterken elimizde de patlayabilir gibi. Hemen yanı da araba yıkamacı. Görevliler ofis yetkilisini arıyorlar. Havaalanındaki ofisteymiş. Birlikte çalışıyorlarmış zaten  onu anlıyoruz. 15 dakikaya gelirmiş. Bu arada etrafta bir tane cip var birkaç tane de Hilux var. Yani Toyota Yaris falan yok. Hemen sevinmiyoruz. Alandan Yaris’le gelebilir görevli çünkü. Neyse görevli geliyor. Rezervasyonlara bakıyor ve diyor ki: Yanlız Yaris yok elimde. Geri getirmediler henüz. Size başka araba vermek durumundayım. Hatırlamıyor tabi telefon konuşmamızı.

-Aaa öyle mi? Peki hangi arabayı vereceksiniz bize?

-Renault Duster var, üst sınıf bir cip. Onu verebilirim.

-Verin tabi 🙂

Araba yepyeni, bizim için Hilux’dan daha da kullanışlı bir araba. 6000km’de hemde. Seyahat melekleri bizimle. Daha önce de demiştim Mira’dan kaynaklı olduğuna inandığımız bir şans durumumuz var. Daha önce de Machu Picchu’yu gezerken ‘yağmur dursun’ şarkısı söylemiş, sihir yapmış ve bize güneşi getirmişti hanım. Meleklerimiz yine iş başında… Çok daha az ödeyerek, çok çok daha iyi bir arabayı alıyoruz. Şebek gibi sırıtarak, gıcır gıcır 4 çeker arabamıza atlayıp evden valizleri almak için yola çıkıyoruz. Bu arada günlük 5$ vererek bir de araba koltuğu alıyoruz Mira için. İşler tıkırında yani…

  
Eve girip, eşyalarımızı alıp arabamıza yerleşiyoruz. Yola çıkmadan önce döviz bozdurmamız, benzin almamız gerekiyor. Biraz kaybolarak da olsa gps falan kullanmadan hepsini hallediyoruz. Bu konularda Özgür çok iyidir. Yolunu, yönünü çok iyi bulur. Bizim gps’imiz o. Bu topraklarda şehirlerarası yollarda bırak interneti telefon bile çekmiyor. Ona güvenerek yola çıkamazsın. Şehirden çıkış için de  yine içgüdülerimizle (tamam  tamam Özgür’ün içgüdüsüyle) yolumuzu buluyoruz. Bu topraklarda yol tabelası falan gibi şeylere pek inanmıyorlar. Zaten de çok kötü araba kullanıyorlar. Yeri gelecek buna da değineceğim yazının devamında.

Yaklaşık 300km’lik bir yolumuz var. Fakat 300km’lik yol için 5-6 saatlik bir yolculuk yapmak gerekiyor. Yollar kötü. Hani Puno’dan buraya gelirken geçtiğimiz dağ tepesi var ya şu 4900m yüksekliği olan?  Hah işte yine aynı yerden geçmemiz gerekiyor. O yüzden biran evvel yola koyulsak iyi. Yol üstünden su ve muz alıyoruz. Bir gün önce de çubuk kraker, kuruyemiş gibi şeyler almıştık. Yanımızda bir de sandviç var. Yol boyunca idare etmesi gerek.

Ve yoldayız… Şehir dışına çıkmak 1,5 saatimizi aldı. Trafik kötü. Yollar da eh işte olunca yavaş yavaş ilerliyoruz. Sonrası rahat. Kıvrıla kıvrıla dağların arasından ilerliyoruz. Arabada usb girişi bile var telefonlarımızdan müzik dinleyebiliyoruz. Gayet lüks bir yolculuk yani Puno’dan buraya ulaşmak için yaptığımız otobüs yolculuğunu düşününce… Yavaş yavaş yükseliyoruz. Yükseldikçe hava değişiyor. Güneş gidiyor. Bulutlar kendini gösteriyor. O bulutlar yağmura dönüşüyor. Mira arkada uyuyor. Müzik güzel. Yol sakin. Etrafta otlayan lamalar ve alpakalar var. Önümüzde de Chivay’a giden bir minibüs.Peşine takıldık gidiyoruz. Daha da yükseliyoruz. 4000m’nin de üstüne çıkınca yavaş yavaş yağan yağmur çok şiddetli yağmura çeviriyor ve ardından hayatımızda gördüğümüz en yoğun dolu yağışı başlıyor. En yoğun dediğimiz dolu daha da coşuyor ve yollar sanki kar yağmış gibi bembeyaz oluyor. Altımızdaki araba sağlam. Biliyoruz ki güvendeyiz. Fakat inanılır gibi değil bizim için. 5 dakika öncesine kadar sıcaktan sebep klima çalıştırırken bir anda kaloriferi açıp, yaklaşık 20km hızla ilerler haldeyiz. ‘mecera’nın alası… Bol bol video ve fotoğraf çekmeye çalışıyorum. Fakat gözün gördüğünü belgelemeye yetmiyor elimdeki imkanlar. Doludan bembeyaz olmuş bir yol gördün mü sen okuyucu? Öyle hafif bir beyazlık değil. Sanki 3cm kar varmış gibi bir beyazlık? Biz görmemiştik. Hoş daha önce 4000m’de araba da kullanmamıştık. Korku falan hiç yok. Sadece çok etkileniyoruz. Yolda olmak her zaman için çok güzel. Güzel şeyler katıyor insana. Görüyor, öğreniyor ve doğanın gücüne, kendi içindeki ahengine hayran kalıyorsun. 

    
 4900m’ye kadar çıkıyoruz. En yüksek noktası bu. Bütün volkanik dağları görebildiğin ve harika bir manzara olduğu söylenen bir de gözlem noktası var tam o noktada. Fakat biz burnumuzu arabadan çıkaracak gibi değiliz. O dolu kafasını gözünü dağıtır insanın! Zaten de hava koşullarından dolayı görüş 0. Mecbur devam ediyoruz yola. O noktadan sonra iniş başlıyor. Dolu bitiyor. Deli gibi yağmur başlıyor. Yağmur da hafifliyor yavaş yavaş. İleride güneş var, görüyoruz artık. Güneşe doğru devam ediyoruz. Alçaldıkça yağmur duruyor ve güneş açıyor. Aslında yağmur zaten yağıyor, güneş zaten var. Biz onların içinden sıyrıla sıyrıla ilerliyoruz demek çok daha doğru. Anılarımızın arasına unutulmayacak bir deneyim daha ekleyerek varıyoruz Chivay’a. Kasabanın girişinde bilet gişesi var. Daha önce de demiştim. Buralarda racon bu. Daha turistik alana girmeden, bulunduğu kasabaya girerken giriş ücretlerini ödüyorsun. Biletlerimizi alıyoruz ve otelimize doğru ilerliyoruz.  

 Öncesinde kasabada arabayla bir turluyoruz. Sonra otelimizin olduğu köye doğru yollanıyoruz. 3km kadar uzakta. Köyün adı: Yanque. Merkezine giriyoruz arabayla. İn cin top oynuyor. Meydanda bile bir allahın kulu yok. Filmlerdeki terk edilmiş köylerin bedenlenmiş hali. Küçücük bir bakkaldan otelimizin yerini öğreniyoruz. Köyün dışındaymış. 5 dakika içinde varıyoruz. İnka tarlalarının eteklerinde bir otel. Havuzu, spa’sı tadilatta olduğu için normalde 90-120$’a verdiği 3 kişilik odayı internetten 45$’a aldık. Hatta ödemeyi bile otele girip de odayı görene kadar yapmadık. Diyorum seyahat meleklerimiz yanımızda diye 🙂

Odamızı seçip yerleşiyoruz. Otel boş çünkü. İstediğiniz odayı seçin diye gösteriyor sahibi. Adam Fransız. Belli ki gönüllü olarak çalışan Fransız gençler de var etrafta. At çiftlikleri var mesela. Mira’ya 15 dakikalık at gezisi hediye ediyorlar. Ertesi sabah kahvaltıdan sonrası için ayarlıyorlar. Bizimki mutluluktan deliriyor. Bayılıyor çünkü at binmeye… Atlarla ilgilenen görevli de Fransız bir hatun.

Odaya yerleştikten sonra restaurantın da bulunduğu ana binaya geçiyoruz. Güzel bir soba var ortada. Rica ediyoruz hemen yakıyorlar sobayı. Hatta otelin sahibinin oğlu yapıyor bu işleri. Yaşı da 9-10 sanırım. Sobanın başına kuruluyoruz. Buz gibi biramızı yudumluyoruz. O dolunun üstüne iyi gevşiyoruz. Isınıyoruz. Yine yağmur başladı ve akşamları çok soğuk oluyor buralar. Akşam yemeğini burada yemeyi planlıyoruz. Fakat bizden başka kalan olmadığı için otelde mutfak da tam donanımla çalışmıyor onu anlıyoruz sipariş vermek isterken.  

  

  

  

  

 E altımızda arabamız var. Atlayıp Chivay’a gidiyoruz. Colca Kanyon’a gitmek isteyen herkesin konaklama noktası burası olduğu için fiyatlar yüksek. Mecbur birine oturup yiyoruz. Şansımıza da gayet iyi çıkıyor. Diğerlerinin içinde en ucuzu oydu zaten. Müdavimi oluyoruz zaten sonra. Akşam otele atıyoruz kendimizi ve mışıl mışıl bir uyku çekiyoruz demek isterdim ama gece Mira’dan sebep pek uyuyamıyoruz. O uyuyamayınca biz de uyuyamıyoruz tabi 🙂

Sabah erkenden uyanıyoruz. Dünyanın en derin kanyonu olan Colca Kanyon’u için hazırız artık. Birazdan yola çıkacağız… O ayrı bir yazıyı hak ediyor ama. Ölüm Yolun’dan daha beter bir yolda hayatımızın en büyük ‘mecera’larından birini yaşadık çünkü. Sonraki yazıda görüşürüz.

Dur dur yukarıda verdiğim sözü unutmadım. Peru’da araba kullanmak gerçekten de tehlikeli. Hele ki sakin memleketlerin, trafiksiz, kurallara uyan insanlarının olduğu şehirlerindeyseniz. Amerika Konsolosluğu, canınıza susamadıysanız Peru’da araba kiralamayın diye bir yazı da yayınlamış. Biz İstanbul’luyuz güzelim yeaa diyerek kiraladık tabi. Fakat bizim de ağzımızın açık kaldığı çok yer oldu. Dağ tepesinde, görüş alanının 50m falan olduğu virajlarda deli gibi birbirlerini solluyorlar. Hani karşıdan bir araba çıksa kurtulmalarının imkanı yok. Yolun bir kenarı dağ, diğeri uçurum… Biz sağ kalmayı başardık neticede:)