Hipi Kasabası El Bolson/Patagonya- Yolculuk ve Varış ( 03-11 ocak 2016)

03 ocak sabahı 4 yetişkin, 2 çocuk terkettik Buenos Aires’i. İstikamet El Bolson.

1970’lerde Buenos Aires hipileri gelip buraya yerleşmişler. Bugün hala hipi kasabası diye geçiyor. Biz de Ömer’in 7 yıl önce kaldığı bir yerde kalacağız: La Casa del Viajero. Sahibi de buraya yerleşen ilk hipilerden. Agustin Porro.

Buenos Aires’den Bariloche’ye uçuyoruz. LAN ile. Uçağa bindikten sonra yakıt almamız gerektiği dolayısı ile geç kalkacağımızı anons ediyorlar. Madem yakıtın yok ne diye yolcuları uçağa alıyosun arkadaşım.


Neyse 1 saat rötarla havalandık. Bariloche’den El Bolson’a da 2 saatlik bir otobüs yolculuğu yapacağız. Havaalanından direkt El Bolson’a giden otobüsler var diye okumuştuk ama yoktu. Mecbur terminale gideceğiz. Alanda taksi de yok. 1 tane otobüs var ki herkes üstüste binmiş yer yok. Sonraki otobüs 2 saat sonra falan… Şoför açtı bütün kapıları binemeyen 10 kişi de yer olmayan otobüse sıkışa sıkışa bindik valla:) sırtımızda çantalar, elimizde çocuklar balık istifi şeklinde vardık terminale. El Bolson’a ilk otobüs 2 saat sonra. Çantaları serdik meydana nöbetleşe yemeye, tuvalete falan gittik. Çocuklar yorgun. Mira’nın uyuması da lazım. Biraz zorlanarak da olsa atlattık beklemeyi.


Otobüs geldi. Yola çıktık. Hayatımda yaptığım en güzel manzaralı otobüs yolculuğuydu. Dağlar, göller muhteşem…


  
Hareket ettikten yarım saat kadar sonra Mira uyudu ve gidene kadar da uyanmadı.

Terminalden bizi Agustin aldı. Arabası sanırım 70’lerde aldığı ilk arabası. Hala aynı arabayı kullanıyor. Zaten sonradan iyice anlıyoruz ki çok basit yaşıyorlar genel olarak karı-koca. Çok hoş.

El Bolson’un doğası zaten muhteşem kaldığımız yer de yemyeşil bir bahçenin içinde bungalovlardan oluşuyor. Her bungalovu Agustin kendi elleriyle yapmış ve yenilerini de yapmaya devam ediyor. En sonuncusu yeni bitmiş. 3 yılını almış. Bize daha önceden çocuklarıyla kaldığı evini vereceğini yazmıştı. Tamam dedik. Hiç detay falan sormadık. Çok basit koşullarda konaklayacağımızı biliyoruz yani. Arabadan indik. ‘Burası sizin’ dedi;


  

Dışarıdan bakınca tam bir masal evi gibi. Hani birazdan orman cüceleri çıkıp ‘hoş geldiniz’ dese şaşırmadan öpüşüp ‘hoş bulduk’ diyeceğiz. İçeriye girdik. Basit bir bungalov. Tam Waldorf okulu olacak gibi. Bizim çocuklar da Waldorf okuluna gidiyorlar ya ‘tam onlara göre dedik’ güldük.Fakat konaklama açısından biraz sıkıntılı. Alt katta 1 çift kişilik yatağın olduğu 1 oda, üst katta 1 çift kişilik ve yanında 1 tek kişilik yatağın olduğu bir oda. Bir de yine üst katta ve dayama merdivenle çıkılan 2 tek kişilik yataklı oda var. Çocuklar için tam oyuncak ev. Delirdiler tabi. ‘O oda benim, bu oda benim, biz ikimiz bu odada kalacağız’ nidalarıyla tırmanıp duruyorlar evin içinde. Dayama merdivenli odayı direkt iptal ettik. Merdiveni alıp yukarıya koyduk. Mira gece tuvalete kalktığından biz alttaki odayı aldık. Banu, Ömer ve Sinan da üst kata yerleştiler. Koşullar iptidai. Üst kattaki yatakların hepsi yer yatağı. Alt kattaki odaya da bir tane daha yer yatağı koyup odayı 3 kişilik yapıyoruz. Bahçe harika ama bungalovun içi zor. Uzun zamandır detaylı bi temizlik yapılmadığı çok belli. Ben pek takmıyorum. Rahat bir konaklama şekli değil ama zaten de bunu bekliyorduk.

Erkek kısmını hemen markete gönderdik ki çocukları yedirip yatıralım. Akşam 7 oldu çünkü. O arada da biz hafiften yerleştik. Akşam yemeğini kahvaltıyla geçiştiriyoruz. Banu o gece bizim uyku tulumuyla uyuyor. Ertesi sabah battaniyelerin pisliği falan hepimize dank ediyor ama yapacak bi şey yok. Köyde ve doğanın içindeyiz. O günden sonra ben Mira’yı yanıma alıyorum, Özgür’ü de yer yatağına gönderiyoruz. Kıyamam. Ama o mutlu. Ertesi sabah Banu yeni bir yorgan, nevresim takımı ve odanın yerlerini kaplamak üzere naylon alarak işi çözüyor. Odasını cillop gibi yapıyor arkadaşım, ellerine sağlık

Tam 1 hafta kalıyoruz burada. Bahçesi falan çocuklar için cennet. Bir kocaman mangal yeri varki harika etler pişiriyoruz orada. Kamp hayatı gibi ama odaları pis olanından 🙂

3.ya da 4.gece bizim yatağın altında kurumuş kedi kakası bile görüyoruz ama yokmuş gibi davranmayı tercih ediyoruz:) Mira’nın yatağın altına kaçan kitabını almak için Özgür uzanınca ‘bu ne’ diye elleyerek anlıyor! Bunu da Banu’ya hiiç söylemiyoruz. Şimdi okurken öğrenecek he he.

Mekana dair fotoğrafları da paylaşayım ki sonraki yazım sadece El Bolson’a dair olsun.


  
  

Reklamlar

Uruguay- Colonia (26 aralık 2015) 

Az kalsın gelemiyorduk buraya feribot çok pahalı diye. Buenos Aires’ten 2 saatlik bir feribot yolculuğu ile geliniyor. 2 farklı firma var. Biri Seacat diğeri de Buquebus. Buquebus’un fiyatları inanılır gibi değildi. Adam başı gidiş dönüş 129usd. Saçma… Okuduklarımızdan ve arkadaşlarımızdan biliyoruz ki çok daha ucuzmuş bu rakamlar. Seacat’in satış ofisine gidip sorduk. Gidiş-dönüş adambaşı 60usd gibi bir rakama alıyoruz biletleri. Çocuk indirimi de yok. Mira için de tam para ödüyoruz. 

Sabah 08:00’da hareket ediyor feribot. Sabah sandviç yapmıştık evden çıkmadan önce. Yanına da birer çay alır feribotta yaparız kahvaltımızı diye. Çünkü 1 saat önceden orada olmamızı istediler. 07:00’da oradaydık. Çok kalabalık. Uçak gibi ilk önce c-in yapıyorsun daha sonra pasaport kontrol ve ülke çıkışı yapıyorlar ve direkt feribota giriyorsun. Çocuklular için ayrı bir sıra vardı ama 3 yaşa kadar yazıyordu. Paşa paşa kuyruğa girip bekledik pasaport geçişinde ama feribot girişinde bizi de çocukludan saydılar sağ olsunlar. Öyle olunca istediğimiz yerde oturduk. Mis gibi cam kenarına yerleştik.  

 Sandviçlerimizi açtık yanına da çay alalım dedik ama büfelerde inanılmaz bir sıra vardı. Herkes karga bokunu yemeden orada olduğu için millet aç tabi. ‘Hayatta da o sırayı beklemem’ dedi Özgür. Mira ve ben o sırada zaten yemeye başlamıştık bile:)

10:10 gibi indik Colonia’ya. Hava mis. Şehir de biliyoruz ki küçük. İner inmez deniz fenerini gördük sol tarafta ve o tarafa doğru yürüdük. Faro. Daha terminalden çıkmadan turist ofisi görüp daldık içeri. Aldık haritamızı. Artık kahve içmeye hazırız. Kestirme diye gözümüze kestirdiğimiz bir yoldan gittiğimiz için biraz alakasız bir şekilde eski şehrin merkezinde bulduk kendimizi. Barrio Historico burası… 

Kahve içmemiz lazım. Freddo’ya  oturuyoruz. Bize kahve Mira’ya dondurma ile sabah keyfimizi yapıyoruz. Meydan çok hoş. Plaza Mayor adı da. Parke taş ile kaplı çok karakteristik bir yer. Colonia Uruguay’ın en eski kasabalarından biri. 1680 yılında kurulmuş. Unesco Dünya Miras Listesi’nde.

   
 

  

 
Daha önce gelen arkadaşımızdan biliyoruz ki minik golf arabası kılıklı araba kiralayıp gezilebiliyor kasaba. Kahve içerken o arabalardan nereden kiralanır diye bakınıyoruz. Bir kaç firma çıkıyor. Adreslerini not ediyoruz. Bu arada meydanda bu arabalarla dolaşanları görüyoruz. Biz de istiyoruz. Bir yandan da feribottan iner inmez kiralayabileceğimiz bir yerler görmemiş olmamıza şaşırıyoruz. En turistik atraksiyonlardan biri oysa. İnternetten bulduğumuz adrese doğru yürüyoruz. Merkezden çıkınca o ‘colonial’ görüntü gidiyor. Sonunda aradığımız yere geliyoruz. Ellerinde sadece 1 tane araba kalmış onun da üstünde tentesi yok. Ay ben bir üzülüyorum. Başka bir yer var mı diye soruyoruz. Sanıyorum ki sadece 1 yerde var. İnternette bulamamışım çünkü. Yolun hemen karşısında başka bir şirket varmış oraya yönlendiriyorlar bizi. Tüm günlük kirası 60usd. Her şey de dahil. Hemen kiralıyoruz ve ondan sonrası şenlik.  
 
Bize verdikleri haritada girmediğimiz sokak kalmıyor.  Nasılsa altımızda araba var diye tek tek tüm sokakları geziyoruz. Gezerken de görüyoruz ki bu arabalardan kiralayabileceğiniz bi dünya firma var. Biz şehire ilk girişimizi ‘off road’ yaptığımız için görmemişiz:)

  
    Plaja Ferrando en meşhur plajı buranın ama bizim altımızda araba olduğundan halk tipi plajların da hepsini dolaştık. Halk tipi yerlerde kocaman ‘asado’lar var ve millet pikniğe gelmiş. Mangalın üstüne de koca koca hayvan parçalarını atmış hem yiyor hem içiyorlardı. Buralarda racon Arjantin’de de olduğu gibi eti parçalamadan pişirmek. Püfür püfür arabamızda gezerken Mira hanım Özgür’le ikimizin arasına yattı bir güzel uyudu. Biz de bilmediğimiz yerleri keşfetmek üzere haritayı kenara koyup ara yollara daldık. Yazlık evlerin olduğu bölümleri dolaştık. Bi ara fazla kaptırmışız ki bu minnak arabamızla Montevideo’ya giden otobanda bulduk kendimizi:) Otoban dediysem öyle otoban gibi girişi ve 4 şeridi falan yok. Şehir içi yol bir müddet sonra şehirlerarası yola dönüşüyor. Yanımızdan otobüsler geçmeye başlayınca anladık ki yanlış yoldayız. Minnacık arabamızla bi komik kaldık o yolda ve Montevideo tabelasını da görünce bi terslik var herhalde bu bir plaj yolu değil dedik. Döndük. Yolumuzu bulduk sonunda. O arada Mira da uyandı. Acıktık. Orada bi şeyler buluruz ümidiyle plajın yolunu tuttuk. Öyle restaurant falan yok plajların yanında. Dolaşırken sadece bir yer görmüştük açık ama orada da yemek varmı emin değiliz. Çok açız ve riske atmadan Ferrando Plajında durup sabahtan kalan sandviçlerimizi yemeye karar veriyoruz. Büfeden de içecek bir şeyler aldıkmı tamamdır bu iş. Gittik. Büfe kapalı. Çünkü 26 aralık. Yani ‘navidad’ın ertesi günü. Herkes tatil yapıyor. Aldık havlularımızı. Yanımızda havlu-mayo falan da getirdik şekerim belki yüzeriz diye ama suyun kahverengi ve köpüklü olduğunu görünce havlularımızı piknik örtüsü yapmaya karar verdik:)

   
 
Sabahtan kalma kuru sandviç ve suyla doyduk. Oysa yan plajda mis gibi asadolar pişmekteydi…

Kumu beyaz suyu kahverengi genişçene bir plaj burası. Bomboştu koca plaj. Sadece bir kaç turist ve denize giren şuursuz lokal birileri:) N’apsınlar tabi masmavi denizin ne olduğunu bilmediklerine 🙂 

    
 Piknik bitti ve arabamıza atladık. Tekrar düştük yollara. Bu sefer Mira ve ben arka koltuğa ters oturduk ‘mecera’ olsun diye. Bu araba olmasa bu kadar eğlenip böyle de güzel tadını çıkaramazdık Colonia’nın kesinlikle. Vurduk kendimizi eski şehrin merkezine bakalım teker basmadık sokak kaldımı kontrol edelim. Daracık sokaklarda çok sempatik kafeler ve restaurantlar var. Biz akşam 20:00’da dönüyoruz ama buranın gecesinin de ayrı bir keyifli olacağını konuşuyoruz. Ama çocuksuz. Oturup o kafelerde içeceksin mesela… Neyse hayaller içmek gerçekler gezmek diyerek gaza basıyoruz. Mira uyurken yanından geçtiğimiz cafeye gidip yemek yemek istiyoruz. Las Tunas Beach. Bundan başka da böyle plajda işletme görmedik. Bira-patates ile keyifleniyorum. Özgür kolaya talim. Mira ise yeni keşfettiği ve normalde izni olmayan ketçaba bulanmış halde kendinden geçiyor. Bu da onun tatil kıyağı…

 

Gezilecek yerler bitti. Aklımızda son bir şey var. Ömer ve Banu, Sinan 2 aylıkken falan burada kostümlü bir fotoğraf çekimi yaptırmışlar. Fotoğrafa bayılıyoruz. Aynısını istiyoruz ama tam yerini hatırlamıyorlar. Biz de etrafta görmüyoruz ona benzer bi şeyler. Benim dükkanım olsa her yerde duyururdum vallahi. Altımızda araba var ya her deliğe giriyoruz, her dükkanın kapısına bacasıma bakıyoruz ama ona benzer bir şey yok. Özgür diyor ki’turist ofise soralım’ . Diyorum ki’ bas gaza sevgilim’. Tarifi aldım. Haritada da işaretledi görevli ‘dede’. Dediği caddede dönüyoruz dönüyoruz yok. Bi hostel var aynı caddede. Giriyorum. Derdimi anlatıyorum ve sonunda mekanın adını da öğreniyorum. ‘Dede’ hatırlayamamıştı. Zaten yolun ters tarafını tarif etmiş:) 

El Tunel de Ayer. Biz aradık. Siz aramayın. Buralara gelirseniz buraya gidin paranıza kıyın ve çok eğlenin. 3 fotoğrafa 50usd gibi bir rakam ödedik. Pahalı ama unutulmaz bir anı oldu. Bir fotoğraf stüdyosu burası. Farklı konseptlerde kostümleri var. Kıyafetlerini bile çıkarmana gerek yok. Kendi kıyafetinin üstüne önlük gibi geçiriyorsun. Arkadan da iple bağlıyorlar. Biz çok eğlendik. Mira ve ben çekim sonunda elbiselerimizi çıkarmak istemedik. Ortaya çıkan fotoğraf da şu oldu:

  
Güle oynaya çıktık. Saat 17:20 falan. Arabamızı saat 18:00’da teslim etmemiz gerekiyor ama biz tekrar o tarafa dönmek istemediğimiz için erken teslim ediyoruz. Zira fotoğrafçı ile aralarında 1 sokak var. Araba kiraladığımız dükkandaki koca koca adamlarım hepsi türk olduğumuzu duyunca türk dizilerinden bahsetmeye başlıyorlar. Burada da pek meşhurmuş meğer:) Fatmagül’ün Suçu Ne?, Muhteşem Yüzyıl, Binbir Gece Masalı… Hepsini biliyorlar ve çok seviyorlar. Öyle işte…

Arabayı bırakıp merkeze doğru yürüyoruz çünkü hemen akşam yemeği yemeliyiz hem de buranın en meşhur sokağında fotoğraf çektirmek istiyorum ben. Calle de Los Suspiros. Portekiz’liler tarafından inşa edilmiş ve hala orjinal haliyle duruyor. 

Bundan sonrası biraz karışık. Zira feribot saat 20:00’da ve bizim 19:00’da orada olmamız lazım. Yemek işini önce halledelim dedik. Yer bulamadık. Tam ara saatteyiz. Öğlen menüleri kalkmış akşam servisi başlamamış. Eski şehirde kafamıza göre bi şey bulamadık yine diğer tarafa yollandık. Zaman az. Ben saçmasapan bir panik yaptım ve dolana dolana çok vakit kaybettiğimiz için en sonunda ilk baktığımız mekana geri döndük ve oturduk. Gecikiriz diye oturmamıştık en başta. Sipariş verdik. Baktık ki gecikebiliriz. Pakete çevirdik. Bize hamburger Mira’ya makarna. Dönüş yolunu tuttuk. Tuttuk ama ben hala o fotoğrafı çektiremedim. Çektirmeden de gitmeyeceğim. Elimizde yemek paketleri dönüş yolunda şipşak iki kare fotoğraf ile ruhum huzura erdi ama Özgür’ü gerdim. Çok haklı sevdiceğim. Çok saçmaladım ve son 1 saatte kontrolü kaybettim. Huzursuz ettim herkesi. Özür de diledim ama gün sonunda:) ‘Olur öyle bazen boşver’ dedi sevdiceğim. Yerim! 

Terminale geldik. Açtık yemeklerimizi ezik ezik bekleme salonundaki bank kılıklı koltuklarda yedik. Hatta ben kendiminkini yolda yürürken götürdüm. Terminale varınca Mira’ya yedireceğim çünkü o paketi o halde tek başına yemesi çok zor… Damarlarımdaki ana iş başında!

Ay bir de günah çıkarayım restaurant paketin içine çatal-kaşık koymadı diye masadaki çatalı yürütmüştüm. Oysa Özgür arkamızdan gelmişti ona vermişler. Buenos Aires’deki evimize hatıra oldu…

Saat 20:00’da feribot rötarsız bir şekilde hareket etti. Feribota girişte yine çocukluları önden almışlardı. O çocuklu sırasında beklerken türkçe duyduk. Arkamızdaki çift 2 çocuklu türk bir aile çıktı. Kızları 5 yaşında. 3 ay olmuş iş için Brezilya’ya taşınmışlar. Buenos Aires üstünden de Türkiye’ye dönecekler. Kızların ikisi de kendi dilinde ve kendi cinsiyetinde arkadaşa aç kalmışlar. Zıvanadan çıktılar birbirlerini görünce. Feribota kadar birlikte yürüdük. Mira benim elimi tutmak yerine inatla onların elini tuttu falan… Yolculuğu birlikte yaptık ve Buenos Aires’te ayrıldık. Eve varışımız 22:40’ı falan buldu ve Mira kuzum saat 23:00 olmadan uyumuştu.

Çok ama çok keyifli bir gündü. Yolunuz düşerse mutlaka gidin ama o minik arabalardan da kiralamayı ihmal etmeyin derim.

#gezginmira

Buenos Aires (03 aralık 2015- 03 ocak 2016)

Buenos Aires’i genel bir yazı olarak yazacağım şimdilik. Fakat Türkiye’ye döndükten sonra farklı başlıklarla daha detaylı yazmayı planlıyorum. Çünkü öyle bir şehir ki Buenos Aires bir yazıyla anlatılmaz…Biz 03 aralık sabahı indik Buenos Aires’e. Taksiye biner binmez 9 aylığına burada yaşayan arkadaşlarımızın evine gittik. Banu, Ömer ve oğulları Sinan.

 Saat sabah 08:30 ve biz evi 10:00’dan sonra teslim alabiliyoruz. O yorgunluğun üstüne mis gibi kahvaltı masası ve çay bardağında demli bir bardak çay çok iyi geldi. O arada Özgür ve Ömer bizim evi teslim almak için gittiler. Sinan okulda Mira da onun oyuncaklarıyla oynuyor. Evlerinin muhteşem bir terası ve manzarası var. Kahvaltı üstü burda bir kahve ve hoş bulduk Buenos Aires…

   
Ömer ve Özgür geldiler. Ev çok güzel ama eskilikten kaynaklı pis gibi. Ev sahibine yazıyoruz airbnb üstünden. Temizlemek için birini gönderirim nereler temizlensin istiyorsunuz diyor. Eve gidince fotoğraflarını çekip göndereceğiz. 

Eşyalarımızı alıp 1 aylık yuvamıza geçiyoruz. Mira bizimle gelmek istemiyor. Sinan’ı bekleyecekmiş. Banu’yla kalıyor. Ömer ve Banu bize arjantin pesosu ve sube kartı veriyorlar. SUBE otobüs ve metro ulaşımında kullanılıyor. Burada resmi kur ile blue dolar(gayri resmi sokak kuru) arasında neredeyse iki katı kadar fark var. O yüzden parayı sokakta bozdurmak çok karlı. 2. haftamızda yeni hükümet kurları eşitledi. Sağ olsunlar ilk günler için hayatımızı çok kolaylaştırmış oluyorlar. Market vs bilgilerini de alıp onların pazar arabasını da alarak alışverişe gidiyoruz. Buradaki ilk market alışverişimiz biraz komplike oluyor çünkü ürünleri ve fiyatları kavramak zaman alıyor. Sonraları neyi hangi marketten daha ucuza alırız hepsini çözüyoruz. 

Neden 1 ay kalıyoruz burada?Çünkü hem yola çıkmadan önce adapte olup sistemi kavramak istiyoruz hem de uzun dönem yaşayarak lokal hayatı deneyimlemek, turist gibi gel-gör-git yapmak istemiyoruz. Çok da iyi oluyor. Buenos Aires çocukla yaşamak için çok ideal bir şehir. Her yer dümdüz. Her köşede kocaman ve yemyeşil parklar, koca koca ağaçlar var. Her mahallenin çok güzel çocuk parkı var. Çocuklar için olan bir çok şey ücretsiz ya da çok ucuz. Çocuklar burada hayatın içinde, çocuklular da hayattan kopmuyor böylece. 

   

 Eve yerleştikten sonraki 1 ayımız bol yürümeli, bol parklı, piknikli, müzikli, danslı ve gezmeli geçiyor. Her parkın köşesinden sokak müzisyenleri çıkıyor. Şenlikli şehir vesselam. Mira gibi oynak bir çocuk için muhteşem.

   
   

Gece hayatına dair pek bi şey diyemem biz Mira’nın uyku saatinde evdeydik genelde ya da Banu ve Ömer’lerin terasta fernet-kola içiyorduk. Zaten burada akşam yemeği 10’da yendiği için gece hayatı pek geç başlıyor. Milletin yemek yediği saatte biz uyuyorduk genel olarak:) 

Buradayken günübirlik Uruguay-Colonia’ya geçiyoruz. Feribotla 2 saat sürüyor. O ayrı bir yazı konusu. Bir de Tigre’ye gidiyoruz. Kanalların içinde karayolu ulaşımı olmayan evlerin olduğu bir delta kasabası… 

Gezilecek turistik mekanları yavaş yavaş, koşturmadan geziyoruz. Yılbaşını terasta kutluyoruz. Gece 12 olduğunda herkesin evinin önüne inip kendi havai fişeğini patlatmasına şaşırıyoruz. Terastan neredeyse 1 saat boyunca bu havai fişekleri izliyoruz. ‘Deli bunlar ayoll’ diye bağırarak üstümüze üstümüze gelen havai fişeklerden kaçmak için eve dalıyoruz. Çook gülüyoruz. Çok sıcak günlerde evimizde klima açıp oturuyoruz. Bol bol et yiyoruz. Gut olacağız diye şakalar yapıyoruz. Et fiyatlarının ucuzluğuna inanamayıp suyun nasıl bu kadar pahalı olabileceğine şaşırıyoruz. Arjantin’in nesi ucuz deseler: et, ulaşım, alkol diyoruz. Et ekmekten ucuz ayol. Bütün sokak pazarlarını geziyoruz. Her şey çok pahalı olduğu için bi halt almadan yaşamaya devam ediyoruz:) Bolivya çok ucuzmuş onu bekliyoruz.

Böyle şen şakrak 1 ay geçirdikten sonra asıl yolculuk başlıyor. 2 aile 15 günlüğüne Patagonya’yı gezmek üzere 03 ocak 2016’da Buenos Aires’ten ayrılıyoruz. Rota belli: El Bolson, San Martin ve Bariloche.

Daha detaylı Buenos Aires yazılarında görüşürüz…

#gezginmira

İstanbul-Buenos Aires Uçuşu

Mira şu 3,5 senelik ömrü hayatında çok defa uçağa bindi. Bunların 4’ü okyanus ötesi 11, 14 saatlik uçuşlardı. Bunlardan ikisinde hala meme emdiği ve daha fazla uykuya ihtiyacı olan ‘bebek’ klasmanında olduğu için nispeten kolay uçuşlardı. Fakat 3,5 yaşında, pek de poposunun üstünde durmayan, kurtlu diye tabir ettiğimiz bir dönemine denk geldi hayatının en uzun uçuşu. 

Her zaman olduğu gibi biletimizi aldığımız gibi online c-in’lerin ne zaman yapılabileceğini kontrol ettik, zamanı gelince de uçağın arka tarafında, mutfağa yakın fakat tuvaletlerinde dibinde olmayacak şekilde seçtik koltuklarımızı.

Uçak biletini aldığımız andan itibaren de Mira’yı hazırlamaya başladık. Haritadan Arjantin’in yerini gösterdik. Nereye gideceğimizi, uçakta ne kadar uzun süre kalacağımızı onun anlayacağı dilde anlatmaya başladık: ‘uçakta uyuyacağız, uçakta yemek yiyeceğiz, uçakta oyun oynayacağız ve yine uçakta yemek yiyeceğiz. Çook uzun bir uçuş olacak’ gibi..

Daha önceki uçuşlardan yeteri kadar deneylimli olmama rağmen bu uzun uçuşa daha fazla hazırlıklı olmam gerektiğini hissediyordum. Sonuçta oturmayı seven, sakin enerjili bir çocuk değil Mira. Uçuş öncesi uzun uzun muhabbetlerimizin haricinde bir uçak içi ‘acil durum kiti’ hazırlığına da giriştim. En sevdiği şeyleri ve sadece ‘özel’ durumlarda izni olan şeyleri kafamda listeledim ve ona göre bir çanta hazırladım. Bunlar da yetmez, hani olurda darlanırsa falan diye de daha önce hiç haşırneşir olmadığı şeyleri de devreye sokmaya karar verdim. Neydi peki bunlar?

En sevdiği şeyler

oyun hamuru

etiket kitabı

resim defteri ve farklı boyalar

kitap (ki bu yolculuk için yeni kitaplar aldım ve hediye paketi yaptırdım. bu uçak yolculuğu ve seyahatimiz için özel hediyeler diye verdim)

tabi ki en sevdiği oyuncakları

Delirme durumunda devreye sokulacaklar

mühür ve damga seti (yılbaşı konseptli- Tchibo’dan )

uçları sünger şeklinde baskılı boya kalemleri (yine Tchibo)

Özel durumlarda izni olanlar
balık kraker

sakız (emziği bıraktığından veri inişte ve kalkışta hayat kurtarıcı. Ayrıca da güzel bir sus borusu)

ipad ve içine daha önce birkaç defa seyredip beğendiğine inandığım bir kaç kısa çizgi film ve puzzle (ipad için de yeni bir kulaklık aldık ki millet uyurken istediği gibi film izleyebilsin. Daha önce New York uçuşunda deneyimsizlikte gol yemiştik. Öyle büyük bir kulaklığımız olmadığı için uçakta dağıttıkları hani şu kulak içine giren kulaklıklardan denemiştik de olmamıştı. Sinir olmuştu. Durmamıştı. Canı acımıştı. Hazırız oradan gol yemeyeceğiz bu sefer!)

Yolculuktan 4 gün önce bir de kulak iltihabı gibi bi bela buldu bizi. Mecbur antibiyotiğe başladık. Onun için de sağlam bir ilaç çantası hazırladık ve uçuş gününü beklemeye başladık. ..
  

  
02 Aralık 2015 günü Türkiye saati ile 16:45’te İstanbul’dan havalandık ve yaklaşık 4 saatlik bir uçuşla aktarma için Amsterdam’a ulaştık. Bu uçuş gayet sakin, bol muhabbetli, yemeli-içmeli, uçak içi televizyonunda film izlemeli bir halde pek de anlamadan geçti gitti. Fakat dananın kuyruğu aktarmadan sonra kopuyor. Asıl uçuş bundan sonra başlıyor. Amsterdam’da 1,5 saatlik bir beklememiz var ki anca indi-bindi yapmaya vakit var. Aslında bu kısa bekleyiş çok iyi oldu. Non-stop 19 saatlik bir uçuştansa arada, çocuğun da uykusuzluktan zıvanadan çıkmadığı bir zamanda mola vermek, uçaktan inmek ve hareket etmek çok çok iyi geldi hepimize. Tazelendik. Havalandık. Alanda koşturduk. Ayakları açtık. Oturmaktan daralan yavruyu saldık. Ortam değiştirdik ve yeni uçağımıza, 14 saatlik yeni yuvamıza yerleştik. Bayağı bildiğin yerleştik. Bıraksan 1 hafta yaşayacak kadar donanımlıydık. Hani olur da valizler falan kaybolursa diye el çantamıza Mira’yı 3-4 gün idare edecek kadar eşya koyuyorum. 
Uçağa girer girmez bi baktık ki uçak bebe kaynıyor. Şenlikli bir yolculuk olacak belli. Tam arka koltuğumuzda 8-9 aylık bir bebek var. Kocamla şöyle bi birbirimize baktık. O bakış ne demek deneyimli analar-babalar bilir. Deneyimsizler için de ben söyleyeyim: ‘Allahhh bu bebe şimdi ağlar ve bizim melekler gibi uyuyan çocuğumuzu uyandırır’. Oysa bile bile uçağın arka kısımlarını seçmiştik biz! Bütün küçük bebekler önlerde uçakta verilen bebek yataklarında olmalıydı. Neydi şimdi bu son dakika golü? Olsundu biz de oralardan geçmiştik, bir şekilde hallolurdu.Gerekirse biz bile yardım ederdik o perişan ana babalara. Uçuşun 8. saatinde falan bir güzel yedik-yuttuk o lafları. Dur bekle az, yeri gelince onu da anlatacağım.

Neyse efendim uçak havalandı. Keyifler yerinde. Bizim kız arkadaki şekerpare bebeyle oynaşıyor. Oyuncanlarını ona veriyor, veledi oynatıyor falan. Arada da ipad’den bi şeyler izliyor falan derken güle oynaya 2 saat kadar bir süreyi geçirdik. Bi şeycik kalmadı zaten 12 saat sonra oradayız 🙂 Yemek geldi. Yedik ki bu çocuk insanının en bi sevdiği şeylerden biri uçakta yemek yemek. Oyuncaklı geliyor herhal. Yemek sonrası bizimkinde bir uyku cozurtusu belirdi. Paketledik. Uyuttuk. Koltuklar arasındaki kolları kaldırdık ve ayaklar babasında, baş bende şeklinde yatırdık. 

  
Ohhhh bizim için uçuş asıl şimdi güzelleşiyor. Taktık kulaklıkları, seçtik filmleri, uzattık ayakları kıpırdayamadan ama arada arada kafa, kol-bacak ittirmeleriyle, ‘aman düşecek tut’ bakışlarıyla da olsa kısa bi keyif yaptık. Zaten boş uçak hiiiç denk gelmedi bize şimdiye kadar ki şöyle üçlü koltuklara yaya yaya gidelim. Hep tek koltuğa 2 karpuz sığmaya çalışarak gittik. İşin ucunda gezmek olunca bıraksan tek koltuğa üçümüz de sığmanın yolunu buluruz 🙂

Oh dedik uyudu. Doktorun kulağı için hem uyku da yapar diye verdiği ilacı da vermiştik zaten. Sabaha kadar uyanmaz. Artık kahvaltı için biz uyandırırız öpe öpe derkeeen uykusunun 4. mü 5.mi saatinde ne seninki dönmeye çalıştı ve dönemedi, yeri dar geldi. Hah işte o noktadan sonra da Mira bize uçağı dar getirdi. Ağlamaya başladı. Uçakta yere yatmak istedi. Hostesler yerde yatamaz dedi(güvenlik gereği yatamaz tabii de gel de sen onu uykusunun arasında civataları yakmış çocuğa kendin anlat bakalım). Kaldırmak istedikçe kendini yere atmaya devam etti. O arada hala uyuyordu çünkü. Neyse bir şekilde kucakladık. Sakinleştirdik. Fakat o kadar çok uykusu vardı ki ipad, televizyon falan gözü görmedi. Sonra benim kucağımda uyuyakaldı. Baş yine bende ama bu sefer benim ayaklar kocamda şeklinde 1 saat falan gittik. Ben de uyumuşum. Gıcık etti beni ama kucağımda mis gibi uyurken hala minnacık olduğunu hatırlayıp sakinleştim. Zaten ana-baba kontrolü kaybederse bu cücelerin şiraze toptan kayıyor. Kesin bilgi unutmayın derim! 
Uçuşun sonraki büyük kısmı biraz benim kucakta biraz babasının kucağında, biraz Boba’da (anakucağı) uçak içinde dolana dolana geçti zaten. Sonunda uyutmaya çalışmaktan vazgeçtik. Baktık ki onun da uyuyası yok kalktık ana-kız hosteslerin yanına gittik. Uzun uçuşlarda zaten orası kokteyl alanı gibi olur. Mira da sosyal bi çocuk olduğu ve uyumayı da sevmediği için genelde çokça takılırız o tarafta. Esneme hareketleri yapanlar, uyumayan çocuğunu kapıp gelenler, çay-kahve içinlerle takıldık. Bir de oralara giden çocuklara genelde hostesler hediyeler verirler benden söylemesi 🙂 Bu sefer de sanıyorum ki business uçan çocuklara verdikleri hediye kitinden verdiler. Pek hoşuna gitti. Sabah oldu, hava aydınlandı bu sefer de babayla uçak içi turuna çıktılar. Böyle böyle saatler geçti ve kahvaltı zamanı geldi. Işıklar açıldı. Oh be! Benim de ruhum aydınlandı o ışıklarla birlikte. Çünkü hareket başladığı an bizimki yine melek haline döndü. 

Bu arada arkadaki bebek mi ne oldu? Şekerim o bebek uçak havalanırken elde taşınan tipteki anakucağına yattı ve uyudu. Kendi zaman dilimine uygun olarak gece bi ara mık! dedi. Anası bi güzel kahvaltısını besledi. Tıktı ağzına emziği ve uyumaya devam etti. Biz 16 kilo, 103 cm’lik kazık kadar çocuğumuz uyusun da jetlag olmasın diye anakucağına tıkıştırıp uçak içinde volta ata ata uyutmaya çalışırken paralel evrende bunlar oldu işte. Gavur bunu da yapmış ne diyeyim! Benimki 8,5 aylıkken Los Angeles uçağında gözler ferfecir okur halde milletle oyun peşindeydi ne uykusu!

Neyse devam edeyim. Kahvaltı sonrası artık herkes uyanmış, uçak içi şenlenmiş ve ışıl ışıl olmuşken çiçek açmış kızımla hostesin verdiği çocuk kitinden çıkan hafıza kartlarıyla oynadık, resim yaptık derken bir anons: ‘sevgili yolcularımız Buenos Aires havalimanı için alçalmaya başlamış bulunuyoruz. Lütfen kemerlerinizi bağlı, koltuklarınızı dik ve tepsilerinizi kapalı konuma getiriniz’. Oyunu bölüp tepsiyi kapattırmak hafif sinir bozucu oldu ama suç benim mi? Pilot dedi. İnene kadar da camdan bakındı zaten. Tekerlekler yere değene kadar geri saydık ve inerken sakız çiğnedik. 

Yerel saatle sabahın 7’sinde indiğimiz için valiz beklerken falan biraz uyusa çok iyi olur diye düşünerek Mira’yı yine emektar Boba’ya koydum. Saniyesinde uyudu. Şu Boba var ya yemin billah anamdan daha çok yardımını gördüm kızı büyütürken(anacığım alınmasın ayrı şehirlerde olmasak aaah ah). Neyse efenim diyorum ya Boba’nın hakkı ödenmez diye bak son dakika güzelliğini de anlatayım da öyle bitireyim:

Aldık valizleri çıkışa doğru gidiyoruz ama çıkış yok. Yani insan, birsürü insan, çok insan var ama ‘çıkış-exit-salida’ falan yazmıyor. Biz durduk cengaver kocam gitti çıkışı bulmaya – hoş istesede boynuma asılı 16kg 103cm’le ben nereye gideyim. Geri geldi. Meğer o insan yığını dediğimiz şey çıkış kuyruğuymuş. En az 1,5 saatimiz garanti yani. Bıraktım kocamı sırada ‘dur dedim ben bi bakayım’ git git bitmeyen sıranın sonlarına doğru bi baktım ki bir kapı. Kapıda da bir yazı. Yazı da diyor ki: Çocuklular için. Fakat bomboş . Yazının önünde duran güvenliğe gidip sordum gerçekten o kapının açık olup olmadığını. ‘açık’ dedi. Sonra bana bi baktı ‘çocuk kaç yaşında?’ dedi. Dedim ‘3,5 ‘. Şöyle bir süzdü beni. Yaaaniihhh babında bir kaş-göz işareti yaptı ve ‘eh hadi geç bari’ dedi. Anakucağının içinde ne kadar da kazık bi şey taşıdığımı tam ölçemedi zaar. ‘aman sakın kıpırdama bak kocamı alıp geliyorum’ dedim ve koştum. Sonra elimizi kolumuzu sallaya sallaya hiiiç sıra beklemeden çıktık. Gittik. 

Bizimki taksi yolculuğu da dahil 2 saat kadar Boba’da uyudu. Bu sayede de 4 gün içinde jetlag falan kalmadı. Buenos Aires yazısında görüşmek üzere…

  
Sevgiler.

#gezginmira