Puno- Arequipa Otobüs Yolculuğu ( 11 Şubat 2016)

11 Şubat sabahı kahvaltıyı otelde yapıp otobüs terminaline gidiyoruz. İnternette 11’de kalkacak görünen otobüs için terminalde saat 12’ye bilet satıyorlar ve otobüs 12:15’de hareket ediyor. Valizleri teslim edip yemek yemek için terminalin üst katına çıkıyoruz. Etrafta yakınlarda başka bir alternatif yok. Gerek de yok. Adam başı 6 sol’e (balıklı menü 7 sol) günün menüsünü yedik. Tavuk suyuna çorba, etli-pilavlı ana yemek ve yanına da hoşaf gibi bir meyve suyu veriyorlar.  

  

  

 Karnımızı doyurup otobüse doğru yollandık. Bu bileti alırken çok araştırdık. Çünkü Peru’da gerçekten de çok kötü kullanıyorlar arabaları. Daha önce de dediğim gibi en güvenli bilineni de Cruz del Sur. Fakat Puno- Arequipa arasında günde sadece 2 otobüs var ve Arequipa’ya varış saatlerinden dolayı bize hiç uymuyor. Çocukla olunca onun rutinine ve ritmine göre de hareket etmek gerekiyor. Okuduk, ettik. Otelin çalıştığı acentaya da telefonla danıştık ve saati de bizim için gayet uygun olan Civa’dan aldık biletleri. 6 saatlik yolculuk için de Curz del Sur’a oranla çok ucuza aldık biletleri diye zil takıp oynadık. Adam başı 8$’a geldi biletler. 

Otobüsü görünce anladık ki boşuna değilmiş o fiyat. Eski-püskü, paslı bir otobüs. Yerel halkın ucuz ulaşım için kullandığı tipmiş bu otobüsler. Civa, şirket olarak iyi ama farklı otobüs tipleri var. Bizim aldığımız ekono-civa. Yani en ucuz alternatif. Koltuklarımız en önde. Bindik. Otobüs leş gibi. Bizden önceki yolculuktan sonra ve belki de son 3 yolculuktan sonra hiç temizlenmemiş belli. Yerlerde çöpler falan aynen duruyor. Bir de pis kokuyor. Havasız gibi. Bizim koltuğun tarafındaki ön camın sağ üst köşesi kırık. Bantla tutturmuşlar ama yağmur yağarsa direkt üstümüze gelebilir yani. Yağmuru geçtim de yol boyunca dağlarda 5000m’ye kadar yükseleceğiz ve hava çok soğuk olacak, yükseklik rahatsız edecek falan… Neyse dedik. Bu da bir ‘mecera’dır dedik, bindik. Kalkış saatini bekliyoruz. Diğer yolcular da bindikçe otobüste bir huzursuzluk, söylenme başladı. Anladık ki arka taraftaki tuvalet feci kokuyor ve millet o halde yolculuk yapmak istemiyor. Bayağı ayaklandı yolcular. İsyan var. Temizleyin diyorlar. 6 saat böyle gidilmez diyorlar. Gel de kendin bi 5dk otur bakalım nasıl oluyormuş diyorlar şoföre. Biz en önde olduğumuz için tuvalet kokusunu havasızlık zannettik. Fakat belli ki arka taraf çok fena durumda. Otobüsün bütün camları açıldı, öyle püfür püfür yola çıktık. Fakat yolcular sakinleşmiyor. ‘Çamaşır suyu alll, tuvaleti temizleee, sıcak su bull, böyle gidilmezz’ sesleriyle 10 dakika kadar gittik. Sonra şoför durdu bi bakkaldan çamaşır suyu aldı. Yola devam. 10 dakika sonra yine durduk. Yol kenarında bir dere bulmuş şoför meğer onun için durmuş. İndi. Bidonla su taşıdı. Tuvaleti temizledi. Sonra devam ettik. Muavin falan yok. Sadece şoför var. Vallahi bravo dedim. Çatır çatır haklarını aradılar. Para verdik biz bu halde gitmeyiz diye diye temizlettiler o tuvaleti! 

4900m yüksekliğe çıktığımızda otobüsün içi buz gibi oldu. Cam kenarında oturamadık. Yağmur da yağdı ama allahtan ıslanmadık:) Giydik montları geçtik koridordaki koltuğa. Mira’yla kucak kucağa gittik 2 saat kadar. Isıttık birbirimizi. İnmeye başladıkça hava da ısındı. Biz de. Kalorifer yok mu bu otobüste? Yok anacım yok. Her yeri paslı, dökülen otobüsün gittiğine şükrediyorsun anca:) 

Yaşarken zordu ama dönüp bakınca güzel anı oldu işte oturup yazıyorum.

 6,5 saatin sonunda vardık Arequipa’ya. Hava karardı. Peru’nun 2.büyük şehriymiş burası. Trafiği de ona yaraşır. Şehre girmek vakit aldı. İner inmez taksiye atladık ve evimize gittik. Ev tabi ki Airbnb’den. 3 oda, 1 salon koca bir ev. Evden yanardağ manzarası bile var. Uçlarda dolaşıyoruz seyahat boyunca. En iyi evden en basit otele kadar çeşit çeşit yerde konaklıyoruz. Uçaktan en dökülen otobüse kadar hepsini deneyimliyoruz:)

 Arequipa’da dinlenmeyi hedeflediğimiz için ev iyi olsun istedik. Çamaşır falan da yıkamamız lazım. Evde çamaşır makinesi de var. Temizlenme ve dinlenme zamanı.  

    
   

Reklamlar

Puno 2. Gün (10 Şubat 2016)

Otel eski olabilir ama kahvaltısı güzel. Keyifle, koşturmadan kahvaltı ediyoruz. Otel kalabalık. Karnavala gelenlerle dolu. 

Kahvaltı sonrası lobide coca çaylarımızı içerken otobüs bileti bakıyoruz. Ertesi gün ayrılacağız. Karar verdik yani. Hedef Arequipa. Ekonociva diye bir şirketten alıyoruz yarın sabah 11 için biletlerimizi. Airbnb’den ev de ayarladık. Lojistik ayarlamalar tamamlandıktan sonra kasabayı keşfetmek için attık kendimizi sokağa. Hava sıcak ve güneşli. Meydanı dün görmüşüz. Bir de şu Titikaka Gölü’nü gözlerimizle görelim bari, madem adalarına gidemiyoruz diyerek sahile doğru yürüyoruz. Oralarda da sabah kahvemizi içeriz hem. Büyük bir marketten Mira’ya don alıyoruz. Büyüdü zibidi yollarda. Donlar olmuyor ‘rahat değill’ diye olay çıkarıyor. Yol üstünde bir pasajda sabit pazar alanı görüyoruz. Alt kat kasap ve manav, üst katta kıyafet satan dükkanlar ve minicik lokantalar var. Peru’da kahvaltıda et ve tavuk suyuna kocaman parçalı etler, sakatatlar yeniyor çokça. Çorbalar çok lezzetli. Porsiyonlar çok büyük ve gayet besleyici. İlikli kemik suyuna çorba işte daha ne olsun. Öğlen yemeğini burada yemek istiyoruz. Gidip soruyorum öğlen menüsünde de bu çorbalardan kalırmı diye. Kalırmış:)  

    
    
 Aynı pasajdan hediyelik şapka alıyoruz ve çıkıp yola devam ediyoruz. Yol boyunca kahve içecek hiç bir yer yok. Göle kadar geliyoruz. Bari şu teknelerin kalktığı tarafa doğru gidelim de orada belli ki işletmeler var, orada içeriz diyerek yürüyoruz. İskele yoluna girince bir anda bize ada turu satmaya çalışanlar beliriyor. Ellerinde broşür. Ya biz gidiyoruz yarın şekerim artık başka bahara derken elindeki broşüre gözüm takılıyor. ‘Her saat’ gibi bir şey yazıyor. Aldım broşürü. ‘Uros adası. Yüzen ada’ falan yazıyor. E bu bizim gitmek istediğimiz ada. Sadece sabah 7’de değilmiş işte. Dün bize öyle demişlerdi turist ofisten. Eğer sadece Uros’a gitmek istersek dolmuş tekneler varmış. 2-2,5 saatlik turlar yapıyorlarmış. Yüzen ada Uros’a gidiyorsun. Orayı dolaşıyorsun ve dönüyorsun. Hemen de kalkıyormuş tekne. Gözlerimiz parlıyor. 

-Hadi gidelim mi? 

– Gidelim!

 Gibi kısacık bir diyalogtan sonra biletlerimizi alıp tekneye yerleşiyoruz. İyi ki kahve içecek yer bulamamışız ve buraya kadar yürümüşüz. Bazen sadece akışa bırakmak gerek. Su akıyor ve yolunu buluyor. Yoksa yapabileceğimiz ve çok istediğimiz bir şey eksik kalacaktı. Bu da turist ofisin ayıbı olsun. 

Özgür hala içemediğimiz sabah kahvelerini bulmak için gidiyor. Yolda içelim bari. O arada tekne de doluyor ve Özgür’ün gelmesiyle kalkıyoruz. Daha yola çıkarken teknenin motoru tekliyor, çalıştırıyorlar ve yola devam. Tekrar tekliyor. Çalıştırmaya çalışırken leş gibi kokuyor. Yolcular ‘bozuksa yol yakınken geri gidelim’diyorlar ama dinleyen yok. Motor çalışıyor tekrar. 5 dakika kadar gidiyoruz yine duruyor. Artık herkes isyan ediyor ama bir yandan da gülüyor. Tekneyi kullanan da genç bir çocuk. Tınlamıyor bile geri dönelim laflarını. Geri dönerse sırasını ve parasını kaybedecek belli. İstemiyor. Bizden sonra çıkan tekneler bizi geçip geçip gidiyorlar. Biz mi? Biz dura kalka, arada sazlıklara gire gire 20dk’lık yolu 45dk’da gidiyoruz.  

    
 
Titicaca Gölü dünyanın taşımacılık yapılan en yüksek tatlı su gölü. 3810m. Gölün bir kıyısı Bolivya diğer kıyısı Peru…Göl üstündeki adalardan biri de Uros Adası. Uro kabilesi yaşıyor. Vakti zamanında savaşçı İnka’lardan kaçmak için kendilerine göl üstüne yüzen evlerden bir hayat kurmuşlar. Bugün hala orada yaşıyorlar. 5 ailenin paylaştığı adacıktaydık biz. Kadınlarından birine sordum gerçekten de orada yaşayıp yaşamadıklarını, yoksa turizm için mi orada olduklarını. Burada yaşıyoruz dedi ama ben sanki oralar artık ‘iş yerleriymiş’ gibi bir hisse kapıldım. Çünkü teknelerle bütün gün turist taşınıyor bu adacıklara. Uro muzu dedikleri bir bitkinin kökünden zemin yapıp üstüne de sazlarını atarak su üstünde kalan platformlar oluşturmuşlar. Ana geçim kaynakları balıkçılıkmış eskiden ama artık turizm de çok önemli. Uros Adası’nın kendi yönetimi de varmış. Her sene kabileden bir aileden başkan seçiyorlarmış… Su üstünde yaşam bugün artık daha çok turistik bir aktivite de olsa vakti zamanında inanılmaz bir atılımmış bence. Hayatta kalma güdüsü neler yaptırıyor.  

     

   
 Adadaki ailenin küçük kızıyla kaynaşıyor Mira. Boya kalemlerinden bir kaç tanesini ona hediye ediyor ve hemen birlikte boya yapmaya başlıyorlar.  

    
 Adada tuvalet yok. Mira da ben de altımıza yapmak üzereyiz. Ev sahibemize soruyorum da öğreniyorum tuvalet olmadığını. ‘Çiş için mi soruyorsunuz?’ diyor. Anlamıyorum. ‘Tuvalet lazım da’ diye geveliyorum. Tekrar aynı şeyi soruyor. ‘Evet evet’ diyince ben, bizi saz evlerin arkasındaki alana çekiyor. ‘Buraya yapın’ diyor. Kapalı alan falan yok ya şaşırıyorum tabi. İnsanların evine işemeyelim diye emin olayım istiyorum. ‘Öylece buraya mı?’ Gayet rahat ‘evet evet’ diyor. Mira’ya hayat kolay tabi öyle ayıpmış, sokakmış gibi dertleri yok, yapıveriyor. Mecbur ben de yapacam yoksa millet altıma yaptığımı anlamasın diye suya düşmüş numarası yapmak zorunda kalacağım:) Hatuna diyorum ki’ ben de buraya mı yapayım’ ‘ yap yaapp’ . ‘ e iyi bari sen kimse gelmesin diye bekleyiver’ diyorum zira evin arkası turist dolu. Ama doğa bu n’apalım. Sidik torbası da bir yere kadar esniyor şekerim. Yapıveriyorum. Ohh rahatım.  

İşte buralar hep bizim tuvalet:)

   
İnsanların arasına geri dönüyoruz. O arada bizim turla gelenlerin üstünde yerel kıyafetler görüyorum. Hayatta da eksik kalmam koşa koşa gidiyoruz Mira’yla biz de giyiyoruz. Mira’yı arkadaşı giydiriyor. Çok şekerler. Kıyafetler rengarenk. Tam benlik!  

    
 İsteyenler Uros tekneleriyle başkente bir gezi yapıyorlar. Ekstra bir para ödüyorsun. Güya kadınlar kürekle götürüyor ama arkadan minik bir tekne itiyor. Bizi çekmedi. Aynı yere zaten bizim tekne götürecek bizi de. Güneşin altındasın diğerinde. İstemedik. Arkada 5 kişi kaldık. Önce diğer tekne gitti, onlar varınca da biz. 

    
  Dönüşü geldiğimiz tekneyle yapmak istemedik doğal olarak. Hesaplamadan çıktığımız için yemek saati gecikti. Acıktık. Aynı işletmenin teknelerinden birine binip Puno’ya döndük. İskeleden bisiklet taksiye atladık bizi 5 sol’e sabah gördüğümüz sabit pazara götürüverdi. Et suyuna çorbalarımızı yedik bol limonlu. Mis!  

    
 Sonra sokaklarda biraz daha dolanıp otelimize döndük. Çünkü sabahki o güneşli hava gitti. Soğuk başladı ve belli ki yağmur da geliyor. Erkenden uyuyoruz. Yarın bizi 6 saatlik bir otobüs yolculuğu bekliyor. Yaklaşık 5000m yüksekliğe kadar çıkacağız. 

Puno 1. Gün ( 09 Şubat 2016)

Cuzco’dan sabah 8’de otobüs ile gideceğiz Puno’ya. Cruz del Sur şirketi ile gideceğiz. Buralarda güvenlik konusunda en iddiali şirket o. Hem Arjantin’deki gibi koltukları da 160 derece yatıyor. Yol 6 saat. Rahatlık tercihimiz. 
   

 Kahvaltı sonrası otobüs terminaline gidiyoruz. Burada valizleri uçakta olduğu gibi otobüse binmeden, terminal içinde bir yerden teslim alıyorlar. Biz de valizleri teslim edip otobüse geçiyoruz. Gayet rahat. Her koltuğa birer battaniye ve yastık bırakılmış. Koltuklar geniş ve uyuyabileceğimiz kadar da yatıyorlar. Uçaktan daha rahat yani bu otobüsler. Hele bir tanesi var ki tamamen yatıyor koltuklar. O sınıftan yer bulamadık henüz. Yolculuk genel olarak rahat geçiyor. Mira uyuyor. Açıkçası daha önceki otobüste çok iyi uyuduğu için ve erkenden uyandığımız, günlerdir de öğle uykusu uyumadığından sebep 2 saatlik bir uyku performansı bekliyordum. Çok emindim. Elimde patladı. 1 saat olmadan ağlayarak uyandı. Kolunun üstüne ters bir şekilde yattığı için eli uyuşmuş, ne olduğunu da anlayamıyor ‘acıyor, acıyorr’ diye ağlıyor. Oysa ben daha film izleyecektim. Uyuyacaktım. Hep öyle olmaz mı zaten? Analar hayaller kurar bebeler de itinayla içine eder:) Murphy kaçmış bunların içine.

Öyle böyle derken, lamaların gerçeklerini camdan, mamutların çizimlerini (ice age) televizyondan izleye izleye geldik Puno’ya. Taksiye atladığımız gibi otele doğru yollandık. Çok açız. O Peru’nun en havalı otobüs şirketi bizi aç bıraktı anacım. Minnak bir sandviçi verdi sabah 10 gibi daha da bi şey vermedi. Biz de yemek bekliyoruz saf saf. Saat olmuş 16:00 biz daha öğle yemeği yemedik. Açken de biz biz değiliz. Hepimiz ayrı gıcık insanlar oluyoruz. Doymamız lazım yani. Otele eşyaları atıp hemen yemek bulmayı düşünüyoruz. A-a o da ne taksiyle geçerken ara sokaklarda kostümlü, bandolu dans eden insanlar görüyoruz. Tam da karnaval dönemi buralarda o yüzden her kasabada ve her köşede dans edenler var.  

 Otelimiz eski ama temiz bir otel. Son dakika ve karnaval döneminde bunu bulabilmek de iyi. Eşyalarımızı bırakıp hemen meydana doğru yürüyoruz. Meydandaki katedralin önünde kalabalık toplanmış, ortada da kocaman bir boşluk ve bando var. Yan sokaktan da kostümlü gruplar dans ede ede geçiş yapıyorlar. Harika ama o kadar açız ki onların peşine düşemiyoruz. Meydana bakan balkonu olan bir restauranta oturup yemek yiyoruz. Garsondan da öğreniyoruz ki dün büyük karnaval kutlamaları varmış. Dini bir karnaval bu. Bugün de bandolar yarışıyorlarmış. Renk renk kıyafetli bando ekipleri sırayla sahneye çıkıp 15’er dakikalık performans sergilediler. Her biri en az 20 kişiden oluşuyordu. Yemek beklerken biz de onları seyrettik. Mira dans etti balkonda:) Puno bizi şenlikle karşıladı sağ olsun…

Karnımız doyar doymaz kostümlü geçiş yapan ekibi aramaya çıktık ama bulamadık. Turist ofise uğrayıp ‘ Titikaka gölüne nasıl gidilir onu soralım bari?’ Diyerek ofise yollanıyoruz. Öğreniyoruz ki 3 adayı gezen sadece 1 tekne varmış ve sabah 7’de hareket ediyormuş. Gün içinde başka da yokmuş. Hava durumu yağmur veriyor. O havada ve de sabahın köründe tekneye atlayıp tüm gün tur yapacak gücü kendimizde bulamıyoruz ve Titikaka Gölü’nü başka bir seyahate bırakıp 2 gece kaldıktan sonra buradan ayrılmaya karar veriyoruz. Oteli de zaten 2 gece için ayarlamışız. Sonrasına bakarız demiştik.

Teşekkür ederek ofisten ayrılıyoruz. Hava da soğumaya başladı. Akşamları bayağı serin oluyor buralar. O yüzden erkenden odamıza kaçıyoruz. Hala yorgunuz da. Adam akıllı dinlenmeyi beceremedik henüz. ‘Gittiğimiz bi yerde azıcık uzun kalalım da bi dinlenelim’ diyoruz, diyoruz ama aklımız hep gezmekte olduğu için duramadan devam ediyoruz. Kanımız bitli şekerim! 

Odaya girdik. Açtık radyatörümüzü. O arada da deli gibi yağmur yağmaya başladı. Oda sıcacık hiiç çıkasımız yok. Zaten kafamızda da bitirmişiz Puno’yu. Özgür gidip yiyecek bir şeyler alıyor. Yine odada yiyoruz akşam yemeğimizi ve erkenden uykuya dalıyoruz. Bilmiyoruz ki yarın bizi bir sürpriz bekliyor...   
  
   
    
    
    
    
   

Machu Picchu (06 – 07 Şubat 2016)

  Sabah 6’da uyanıyoruz. Kahvaltı edip Aguas Calientes’e giden trene yetişeceğiz 07:45’de. Orada da 2 gece kalacağız. Çünkü gittiğimiz gün hava kapalı ve yağmurlu olursa 2 gün deneme şansımız olsun istedik dağı görebilmek için. İlk gün halledersek de ikinci gün termal havuzda azıcık keyif yapar, dinleniriz diyoruz. Machu Picchu kasabası olan Aguas Calientes’in türkçesi ‘Sıcak Sular’ demek. Adını termal sularından alıyor yani.
Neyse Aguas Calientes’e giden tren tam turistik bir tren. Farklı sınıfları var. Kompartıman kompartıman ayrılmış. Yerel halk da aynı trenle gidiyor çok ucuza. Çünkü kasabaya karayolu ulaşımı yok. Fakat onların kompartımanı ve sanırım saatleri de farklı. Bizimki turistler için ayrılan sınıfın en ucuzu ama o bile gayet lüks. Bir de yemekli falan bir kompartıman var. Ama gereksiz bir para bence zira yolculuk zaten 1,5 saat sürüyor. 

Uçağa biner gibi giriş yapılıyor bu trene. O yüzden hareket saatinden en az yarım saat önce orada olmanız isteniyor. Bir de kompartımana sadece kabin boyu birer çanta kabul ediliyor. Biz fazla eşyalarımızı Cuzco’da Raul’ün ofisinde bıraktık bunu bildiğimiz için. Daha fazla valizi olanlar için sanırım ayrı bir ‘valiz teslim prosedürü’ gibi bir şeyler var. Emin değilim ama.  

    
 07:15’de istasyonda hazırız. Güvenlik kapısında biletler ve pasaportlar kontrol ediliyor. Kontrolden geçer geçmez de bir masa koymuşlar kahve ve kek ikramı var. Sonra görevliler biletimize göre kompartımanımıza yönlendiriyorlar bizi. Trenin dışından anlaşılmıyor ama içine girince ne kadar güzel olduğunu anlıyor insan. Camlar geniş. Tavana da cam yapmışlar ki güzergah boyunca dağ manzaralarını kaçırmayalım. Canım ne kadar da düşünceliler! O kadar parayı alınca bence tavanı boydan boya cam yapmalılardı ya neyse. Bu da makbul. Tek yön adam başı 69usd gibi bir rakam ve diğer alternatifi yürümek:) Daha 4 yaşına bile gelmemiş çocukla o kadarına da cesaret edemedik şekerim. Paşa paşa ödedik. Machu Picchu’ya ulaşmak masraflı iş anlayacağın. Ülkenin en büyük gelir kaynaklarından biri bu olunca gayet güzel paraya çevirmişler. Günde ortalama 2000 kişi ziyaret ediyormuş dağı. Unesco bu sayıyı 800’e indirmek istiyormuş aslında. Korumak amaçlı. Fakat talep çok fazla, para da tatlı olunca Peru, devlet olarak kabul etmiyormuş. Tartışmalar da devam ediyormuş.

Ne diyordum? Heh! Trene bindik ve allah seni inandırsın 1 dakika bile gecikmeden tam zamanında hareket etti. Yol boyunca çok güzel manzaralar görüyorsun. Keyifli bir yolculuk. Arada da çay-kahve ve atıştırmalık ikramı var. Öyle bakına bakına heyecanla geçip gidiyor yolculuk. 

Saat 9’u biraz geçe Aguas Calientes’e varıyoruz. İstasyonda otelden görevliler karşılıyor bizi. Hava da açık. Yağmur yok. Havayı kestiremediğimiz için dağa çıkış biletlerini önceden almadık ki para boşa gitmesin. Biletler tarihe göre ve 1 günlük veriliyor çünkü. Aynı gün içinde 2 kere kullanabiliyorsun giriş çıkış yapmak için ama o kadar. O yüzden biletleri alıp hemen yukarı çıkmaya karar veriyoruz. Görevliler sağ olsunlar bizi bilet gişesine götürüyorlar. Bilet almak için de pasaport gerekiyor aklınızda bulunsun. Valizleri alıp otele götürüyorlar. Bizi de yukarı çıkan otobüsler için bilet gişesine bırakıyorlar. Bunların hepsi birbirine çok yakın. 2şer dakika yürüyorsun. O arada Mira ufak çaplı bir ‘o botu giymeem. Rahat değiilll’ krizi geçiriyor. Biz delleniyoruz. ‘Bu kız böyle olursa hayatta da çıkılmaz o dağa’ diye birbirimize çemkiriyoruz falan. ‘Amaaann giymezsen giyme be’ diye isyan ederek 1 dakika kadar çorapla yürütüyorum hanımı. Çoraplar falan ıslanıyor tabi çünkü yerler ıslak. Biz geriliyoruz. Mira uyuz oluyor. Sonra çocuğum dine imana gelip botları giyiyor. Özgür dellenmiş ama bir yandan da otobüs bileti almak için sıraya giriyor. Biz de o arada vakit kazanmak için Mira’yla otobüs kuyruğunda yerimizi alıyoruz. Tam sıra bize geliyorken Özgür yetişiyor ve hop! otobüsteyiz. Dağın eteklerinden kıvrıla kıvrıla tırmanmaya başlıyoruz. Tırmandıkça hepimizin keyfi yerine geliyor. Tekrar normal insanlar ve sevecen bir aile formatına dönüş yapıyoruz. O gıcık hallerimizle gezeceğiz caanım dağı diye çok üzüldüydüm. Machu Picchu’yu göreceğiz güzelim neşe lazım, sevgi lazım. İyi olduk allahtan:) Hepimiz yorgunuz çünkü artık. Oluyor öyle ufak çaplı gerginlikler yolda.  

 20-25 dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra girişe geliyoruz. Otobüsten iner inmez fazla makyajlı, bildiğin modern bir işletme girişi ile karşı karşıya geliyorsun. Turizm işletmesi olarak baktığın zaman her şey düşünülmüş, iyi işleyen, temiz pak bir yer. Temiz tuvaletinden, ücretli bagaj teslim alanına kadar her şey düşünülmüş. 1 restaurant 1 tane de kafeterya var. Fakat Pisac ve Sacred Valley’den sonra bu kadar organize bir yapıdan geçip Machu Picchu’ya girme fikri beni rahatsız etti nedense. O kadar para karşılığında sattıkları biletlere layık hizmet veriyorlar dışardan bakınca aslında rahatsız edici bir durum yok. Fakat ben o muhteşem doğa ve İnka yapısı girişinin daha doğaya uygun olmasını dilerdim. Bu da benim şahsi gıcıklığım:) Zaten o kadar kalabalıkla giriş yapınca Sacred Valley’de yaşadığım etkilenmeyi burada yaşayamadım. 

   
Neyse. Otomatik gişelerden, görevlilerin kontrolünden geçtikten sonra artık içeridesin. Saat saat hava durumunu kontrol ediyoruz. Yağmura kadar 1 saatimiz var gibi görünüyor. Haldur huldur yürümeye başlıyoruz. İlk hedefimiz o meşhur tepeden afili bir Machu Picchu fotoğrafı çekmek. Sonra köşe bucak gezeriz diyerek başlıyoruz bakınmaya. Nerede o köşe? İki bölüm var gibi görünüyor. Sağdan başlıyoruz. Dağların tepesi de hafif bulutlu olunca yönü kestirmek kolay olmadı. Tam turistiz yani anlayacağın. O meşhur köşede yağmurdan önce o fotoğraf çektirilecek! Fakat yanlış taraftan başlamışız gezmeye. Diğer tarafa tırmanmak için de bütün rotayı tamamlamak gerekiyor sağ tarafta. Çünkü tek yön yapmışlar yolu. Geziyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz ve yavaş yavaş içimize işliyor Machu Picchu. Her tarafı dimdik, yemyeşil ve yüksek dağlarla çevrili. Altta bir nehir. Şehir zaten bir dağın tepesinde… Hem doğanın muhteşemliği hem de o muhteşem ve zorlu doğaya böyle bir ‘hayat’ kurmuş olan İnka’ların etkileyiciliği birleşince girişteki o ‘etkilenmeme’ hali geçip gidiyor. Büyüleniyorsun. Bugün doğanın karşısında nasıl bir ‘hiç’ olduğunu bir kere daha hissediyorsun. Seni orada bıraksalar belki 1, bilemedin 2-3 gece anca dayanırsın. Onu düşünüyorsun. Doğaya saygı duymak ve ona uygun yaşamak gerek bunu farkediyorsun. Belki farkındasındır zaten ama burada kafana kafana vuruyor bu gerçek. Zaten yakın tarihte sel basmış da dağ ulaşılmaz hale gelmiş. Helikopterlerle kurtarılmış kalanlar.

Aslında doğanın içinde, başka hiç bir şey olmayan her yerde aynı his kaplıyor içimi. Bakmalara doyamıyorum gezdiğimiz her noktadan manzaraya. 

Sağ tarafı biraz hızlıca bitirip sol tarafa tırmanmak için sabırsızlanıyoruz. Çünkü sağda yerleşim alanlarının içinde dolaşırken soldan tepeye tırmanıp yukarılardan bakıyorsun Machu Picchu’ya. O arada hafif bir yağmur başlıyor. Özgür Mira’yı sırtına atıyor ve yolumuzu bulmaya çalışırken yön sorduğumuz görevli, sanırım 15kg, 102cm’lik bir insan yavrusunu taşıyan Özgür’e acıyor ve bizi kestirme ve ters yön olan İnka teraslarının oradan geçiriyor. O arada Mira ‘yağmur dursun’ sihri yapıyor. Hakkatten de duruyor yağmur. Zaten seyahat melekleri genelde bizden yana:) bu da hanımın şansı olsa gerek…

Buradan sonrası bol tırmanışlı bir yol. Bizim vücutlar yüksekliğe alışmış olduğu için yükseklikten yana çok derdimiz yok. Hele Özgür keçi gibi sırtında çocukla tepeye kadar tırmandı. Bazi yerlerde dilim dışarı çıktı benim. 20-25 dakika çıkıyorsun. Yolda inenlere denk gelince gaz veriyorlar ‘az kaldı az. Ama değiyor’. Hakkatten de değiyor. Oturup bütün gün izlersin. Her yıl 1 kere gelip bakmak istersin. Machu Picchu öyle bir kere gördüm de bitti gibi bir yer değil. İnsan oralarda dolaşmak ister. Dağ tepesinde yaşamak.

 Şekil şekil, çeşit çeşit fotoğraflar çektik. Her köşesini, ‘ara sokağını’ dolaştık ve yağmur başladı. Her kime ya da neye teşekkür etmek gerekiyorsa:teşekkürler. 

Yağmurluklarımızı geçirip dolaşmaya devam ediyoruz. Her köşeden ayrı bir güzellik görüyorsun zaten. Hatta Özgür ve Mira’nın arkadan fotoğrafını çekeyim derken ‘bak bak gelene baakk’ diye Özgür’ün fısıldamasıyla arkalarından gelen lamayı bile gördük. Daha ne olsun. Bütün güzelliklerini sundu bize. 

2 saatten azıcık fazla sürede bitirdik turumuzu. Rehberli turlar da 2 saat kadar sürüyormuş. Hani isterseniz girişte bir sürü rehber hazırda bekliyor özel tur yapmak için ama gezerken duyduk hep kitap ezberi yapmışlar. Aynı tonda, aynı laflar…

Dönüş için otobüs sırasına giriyoruz. Acıktık. Yorulduk. Çıkışta yine aynı ‘turistik’ ortama girince rüya bitiyor:) 

Kasabaya iner inmez yemek yiyecek yer arıyoruz ama her şey hem çok turistik hem de çok pahalı. Sonradan esnafla konuşunca öğreniyoruz ki buraya mal getirmek için bile tren kullanmak gerekiyormuş. O yüzden maliyet fazlaymış ve bu da zaten fazla turistik olduğu için normalin üstünde olan fiyatları daha da artırıyormuş. Çorbalar 15-20 lira arasında değişiyor restaurantlarda. Arka sokaklara geçince fiyatlar düşüyor biraz. Otele doğru giderken yolda sadece lokallerin yemek yediği, kapısının önünde koca mangal yanan bir yere girip 2 porsiyon kaburga yiyoruz. İyi geliyor.

   Sonrası otel ve dinlenme. Akşam da Özgür gidip pizza alıyor. Odada yiyoruz. 

 Dağımızı ilk gün görebildiğimiz için ertesi gün dönüş saatimize kadar rahatız. 14:15’de istasyonda olmamız gerekiyor. Kahvaltı sonrası kasabayı dolaşıyoruz. Termal havuza gitmekten de vazgeçiyoruz. Pis olduğuna dair yazılara denk geldik. Çekmedi. 

Arka sokaklara doğru ilerledikçe 6-8 sol’e yani 5-7 liraya menüler görüyoruz. Biz zaten esnaf lokantası kovalayan insanlar olduğumuzdan hemen birine çöküveriyoruz. Harika bir buğday çorbası ve üstüne balıkla şenleniyoruz. Yanına da her daim ‘chica’ ikram ediyorlar. Siyah mısırdan yapılma meyve suyu gibi bir şey. Lezzetli de. 

Tren saati geldi. Artık vedalaşma zamanı. Lisede, ingilizce kitabımda duymuştum adını ilk kez. Ne olduğunu, kimin yaptığını bile bilmeden sadece adıyla içime işlemiş, görmeyi en çok istediğim yerlerin içinde üst sıraya yerleşmişti Machu Picchu. Bir hayal gerçek oldu yani benim için. Zaten nasıl bir yerse instagram’da da en çok beğeniyi orada çekilen fotoğraflar aldı. En çok görülmek isteyen yer orası oldu. Var demek ki bir kerameti…

Tren bizi Ollantaytambo’ya 16:30 gibi bırakıyor. Cuzco’ya gitmek için araç ayarlamıştık biz ama 8 sol’e minibüsler var aklınızda olsun. O gece Cuzco’da kalıyoruz. Ertesi sabah Puno’ya geçeceğiz. 6 saatlik bir yol. Yine dağların arasında yaklaşık 5000m’ye kadar yükseleceğiz. O yüzden erkenden uyuyup dinlenmemiz lazım…

Hadi Puno’da görüşürüz…

Not: Machu Picchu’ya nasıl gidilir? Fiyatlar nedir? Gibi detayları anlatan ayrı bir yazı yazacağım ama artık Türkiye’ye dönünce.

   
    
    
    
    
    
    
    
    
 

Pisac ve Ollantaytambo (05 Şubat 2016)

Sabah 09:00’da Raul ve rebherimiz Jose bizi aliyor evden. Hedef akşamüstü Ollantaytambo’da olmak. Ertesi gün sabah treniyle de Machu Picchu’ya gideceğiz. Yol üstünde de havanın ve Mira hatunun havasının müsade ettiği kadarıyla arkeolojik alanları gezmeyi düşünüyoruz. Fakat çocukla seyahat ederken katı planlar yapılamıyor. ‘Olduğu kadar’ diyerek yola devam ederseniz beklentisiz olduğunuzdan dolayı çok daha rahat edersiniz. Çocukla gezmek öyle elin kolun boş gezmeye benzemiyor yani. Çişi var, kakası var, uykusu var, zırıldaması var. Var oğlu var yani. Nitekim arabada uyuduğu için biz sadece 1 alanı görebildik ki zaten en büyük ve en önemli olanı da oydu. Diğer kısımlara geldiğimizde yağmur başlamış, Mira da uyumuştu. 
Yol üstünde ilk durak noktamız Sacred Valley oluyor. İnka’ların Kutsal Vadi’si… Tepede bir gözlem yeri var orada durup bakıyorsunuz. Ben o noktadan aşağıya, vadiye bakarken çok etkilendim. Gözlerim doldu. İçimde bir şeyler kıpırdadı. Nedenini bilmiyorum. Özgür’e öyle bir şeyler olmadı:) Belki karma falandır bilemem! 

Fotoğraflarımızı da çekip yola devam ediyoruz.  

    
 Pisac kasabasında da ilk molamızı verdik. Meydanda ‘neredeyse’ dünyaca ünlü olduğu söylenen bir pazar kurulu. Gezdik. Fakat diğer köylerdekinden çok farklı bir şey görmedim ben. Sabah kahvemizi de burada içtik ve hatta yanında taş fırında yapılmış ’empanada’ ları da götürdük. Kahveleri içerken rehberimiz sordu; ‘Pisac arkeolojik alanına gidiyor muyuz? Buradan 20dk arabayla gidip sonra da tur için 1 saat falan yürümek gerekecek. Daire yapıp bitireceğiz turu. Ne diyorsunuz?’ . En başta öyle planlamıştık çünkü. Plan yapmayacağız ve anlık kararlarla, durumumuza göre hareket edeceğiz demiştik.

Bu 1 saat Mira’yla 1,5 saat demek bizim için ama sabah en dinledik halindeyken, hava da güneşliyken yaptık yaptık yoksa yapamayız. Dedik ‘tamam’. Atladık arabaya. Buralarda daha bölgeye (köye) giriş yaparken ödemesini yapıyorsunuz. Adambaşı 70 sol. 68 lira gibi bir şey yapıyor. Pahalı aslında ama değiyor. Peru turizm işini çözmüş. Her şeyleri tıkır tıkır işliyor. İyi koruyor, iyi de bakıyorlar. Sonuçta memlekette turizm en büyük gelir kaynağı. Köyünden büyük şehrine kadar… Çok farkındalar ve kıymetini iyi biliyorlar.

Pisac kasabası İnka’ların Kutsal Vadi’sinin içinde. Pisac arkeolojik alanı ise İnka Harabeleri’nin olduğu alan. Bu yerleşim alanında İnka’ların güneşin hareketine göre zamanı takip etmek için kullandıkları bir de tapınakları var. Temple of the Sun. Yani Güneş Tapınağı. Zamanında adaklarla ve karnavallarla kutlanırmış güneşin dünyadan uzaklaşması. Giderse bir daha gelmeyeceğine inandıklarından her sene temmuz ayında festivalle, adaklarla gitmesi engellenirmiş. Bugün de hala kültürlerinde devam ediyor bu karnaval.  

 İnka’lar hep yükseklere yerleşim yerlerini kuruyorlar. Çünkü doğaya inanıyorlar. Toprak Ana (pachamama) ve Güneş Baba ( padre sol). Yukarılarda olunca babalarına yakın oluyorlarmış. Genel olarak çok etkileyici bir yer Pisac Harabeleri. Muazzam bir yapı. Meşhur İnka terasları, tapınakları ve mezarlıklarıyla tam bir yerleşim yeri. Tabi ki yine dağ tepesinde. Yaklaşık 1 saat 45 dakika kadar geziyoruz burayı. Mira da çok beğeniyor. Daracık patikalarda yürümek, kayaların arasından geçmek ve dağlarda olmak bu seyahatte onun için en etkileyici şey oluyor. ‘Çok mecera di mi babaa’ 

İnka’larla ilgili bilgi ediniyor. Tabi ki tam olarak kim ve ne olduklarını oturtamıyor henüz kafasında ama ‘inka’lar canavarların ve dinozorların zamanında mı yaşıyormuş? O zaman hiç mi insan yokmuş?’ Gibi şeyler soruyor. İnka’lar da artık olmadığına göre dinozorlarla aynı klasmanda yerini alıyor minicik kafasında. Yerim!   

    
   
    
   

  

    
Machu Picchu’ya Cuzco üstünden giderseniz mutlaka burayı da görmenizi tavsiye ederim. 

Pisac sonrası Ollantaytambo kasabasına, otelimize gidiyoruz. Rehberimizle burada yollarımız ayrılıyor. Otelimiz harika. Dağın tam eteğine yerleşmiş, tam karşısına da Ollantaytambo Harabelerini almış, harika bahçesi olan bir otel. Hotel Pakaritampu. Tren istasyonunun hemen yanı. Biz yarın sabah 7:45’te Machu Picchu için Aguas Calientes trenine bineceğimiz için en yakın oteli ayarladı Raul bize ki sabahın köründe çocukla zor olmasın. En çok parayı da bu otele verdik zaten tüm seyahat boyunca. Fakat nasıl iyi geldi bize o akşamüstü ve o gece anlatamam. Otele bayıldık. Keşke 2 günümüz olsa da o bahçenin iyice tadını çıkarabilseydik diye düşünerek ayrıldık. Fakat kaldığımız sürenin de hakkını verdik:)  

 Odamıza yerleşir yerleşmez tren istasyonunun yerini görmeye gittik ki yarın sabah biliyor olalım. Hakkatten de yürüyerek 2 dakika sürmüyor. 5 yan bina falan. Yarın sabah rahatız yani. 

Bu arada yağmur durdu. Güneş açtı. Otele dönüp dağların eteklerinde coca çayı içerek günün yorgunluğunu attık.  

    
    
   
Akşam yemeğini de odamıza istedik sıcak ve rahat yiyelim diye. Bir de odamızdan da harika harabe manzarası görüyoruz ayıptır söylemesi. Değerlendirmese miydik yani? 

 Güzel bir uykuya yatmadan önce ertesi gün güneş açsın ve dağımızı görebilelim diye dua edip, parmaklarımızı çapraz yapıp, totomuzu kaşıyıp, etraftan destek enerji isteyip iyi düşünmeyi de ihmal etmedik hani. Yarın büyük gün. Machu Picchu’ya çıkıyoruz…

14 Şubat 2016/ Arequipa’dayız. Neye niyet neye kısmet?

Uzun zamandır şöyle bir rahatlayacak vakti bulamadık. Yorgunuz biraz. Evde kalıp dinlenmek gerek biraz. 10 gündür ya otobüsteyiz ya da bütün gün yürüyoruz. Onun için dünü dinlenme ve ev günü ilan ettik. En çok da Mira’nın buna ihtiyacı var. Bütün gün evde yaydık. Çamaşırlar yıkandı. Tencereler kaynadı. Mısırlar patladı ve filmler havada uçuştu. Akşam 6 gibi de Mira’ya ev bastı:)) kanı bitli işte yapacak bir şey yok ha ha. Evimizin hemen yan sokağında, evden toplam 100 adım falan atarak ulaşabileceğimiz lokal yemekleriyle meşhur bir restaurant varmış, onu denemek istiyoruz bu akşam. Sokağa çıkar çıkmaz şarkılı türkülü bir hal aldı hanımım. Dinlenmiş belli. İstediğimiz restaurant manasız bir şekilde kapalı olunca aynı sokakta yürüyerek yeni bir mekan aramaya başladık. Az yürüyünce de  ışıklı mışıklı bir çadır tepesi göründü. Müzik sesi geldi. Hanım bastı çığlığıı ‘tiyatroooo’ . Oraya doğru yürüdük. Sirkmiş:) Mira çok heyecanlandı yaklaştıkça. ‘Annee gerçekten de çok heyecanlıyımm’.

Gösteri başlamış ama 8’de tekrar başlayacakmış. Gidip yemek yiyelim bari o arada. Yürü yürü her yer, her restaurant kapalı anacım. Hem de cumartesi günü. Mecbur ana meydana kadar gittik ve karşımıza çıkan ilk açık yere girdik. Böylece hepimiz hayatımızın en lezzetli tavuk çevirmesini yemiş olduk. 

Yemek sonrası taksiye atlayıp gidiverdik. Sırada beklerken iyice heyecanlandı bizimki ‘anne sirke gideceğime inanamıyorumm. Çok heyecanlıyım. Söz veriyorum çok güzel olacak’. Yicem haberi yok! Biletler de adambaşı 25 sol. Mira’nınki 20. Böylece Mira hayatında ilk deda sirke gitmiş oldu. Genelde akrobasi ve trapez gösterileri vardı. Hani böyle hayvan sömüren bir gösteri yoktu ortada. O yüzden benim içim çok çok rahattı:)  Mira da ağzı açık ‘nasıl düşmeden yapıyorlar inanamıyorumm’ diye diye ağzı açık bir şekilde izledi.

Yemeğe niyet, sirke kısmet oldu…

   
   

Cuzco (2-5 Şubat 2016)

La Paz’dan 45dk’lık bir uçuşla geliyoruz Cuzco’ya. Burada da ev tuttuk 3 geceliğine. Hem çamaşır yıkamamız gerekiyor hem de biraz dinlenmek istiyoruz.
Bu bölgede havalar pek karışık. Hava durumu yağmur veriyor ama bir bakıyorsun ki güneş açmış ya da sabah kapalı gibi ama 11 gibi bir güneş açıyor pırıl pırıl. Sonra akşam oluyor hava buz, yağmur yağıyor ve evlerde ısıtma sistemleri falan yok. Böyle yaşamaya alışmışlar ama biz alışmamışız. İlk gece yedik golü. Gerçi gecelerin soğuk olduğunu bildiğimizden ev sahibi ile yazışırken evde bir tane elektrikli radyatör olduğunu teyid ettik ama o da Mira’nın odasında. E hadi biz iki kişiyiz, ısınırız-ısıtırız birbirimizi diyelim o da olamıyor. Evde 3 oda var. 2 tanesinde 2’şer tane tekli yatak, 1 tanesinde de 1 tane tekli yatak var. Yataklar da gavur ölüsünden hallice. Birleştiremiyoruz yani. Önce bir ‘amaann yaa sığarız biz bu tekliye ikimiz birden’ dedik ama gecenin sonunda ben, Mira’nın sıcacık odasındaki diğer yatağa yerleşmiştim. Özgür de kuzum benim uyku tulumu ve beresiyle deriin bir uykuya dalmıştı. Ay hemen acımasız demeyin bana lütfen. Çok ısrar ettim yanında kalayım, birlikte donalım diye ama istemedi. Neyse şekerim o gece öyle geçti gittii. Sonraki geceler için gidip 1 tane daha ısıtıcı aldık. 62 sol. 2 tane alpaka yününden yapılma battaniyenin altına girdik, ağırlıktan kıpırdayamadan uyuduk. Boşuna meşhur değil o Alpaka yünü! Aman ev sahibemiz duymasın ikinci sobayı zira elektrik çok pahalı olduğu için bu tarz ürünler çok lüks tüketime giriyormuş ama donduk anacım yaa. 40 yaşına geliyoruz yani artık. Öyle ayrı yataklarda, uyku tulumu-bere falan yatmayalım. Azıcık rahatlık hakkımız:).         Kaldığımız evi nasıl anlatsam size? Buldum. Hani Cuzco’lu bir arkadaşınız sizi evinde kalmaya davet etse ve hala annesiyle yaşıyor olsa tam da öyle bir evde kalırdınız eminim. Klozetin üstünde pembe, dantelli, çiçekli ve saten kılıflar vardı diyeyim siz gerisini tamamlayın. Ama hoş oldu. Her tarz evde ve otelde kalmış oluyoruz bu seyahat boyunca. Plansız programsız devam ediyoruz ya yola. Yani ülkeler arası uçuş tarihlerimiz belli ama içlerini yolda planlıyoruz. Dolayısı ile bazı yerlerde son dakika rezervasyonu olduğundan iyi ev bulamıyoruz. Ay amma uzattım ev konusunu ama sonra unuturum ben bunları:)

Cuzco, La Paz’a göre daha alçak. Dolayısıyla iyi geldi bize. Nefesler biraz rahatladı ama hala zorlanıyoruz çok hızlı hareket edince. Ev sahibemiz bizi coca çaylarıyla karşıladı. ‘Yükseklik çarpar şimdi sizi. Dinlenin, hemen çay için’ dedi. Yerim. Ne bilsin biz 4100m’lerden geliyoruz. 3600m bize koymaz. Şeker bir hatundu. Zaten kendi kalıyormuş o evde. Biz gelince aldı valizini gitti.

İlk gün mahalleyi keşfedelim diye çıktık. Açız ama. 15 sol’e balıkçıda bir menü bulduk. Ara yemek olarak ‘ceviche’ görünce hemen atladık. Çok da severek yedik. ‘Ohh bee ucuz memleket bulduk sonunda’ diye de sevindik bir de. Sonraki günler o menünün pahalı bile olduğunu anlıyoruz. İlk gün kazığı diye bir şey var şu hayatta ya da deniz ürünü pahalılığı…


 15 sol, yaklaşık olarak 14 lira ediyor. Hemen hemen aynı paralarımız. Zaten ülke değiştire değiştire kurların hepsi karıştı kafamda. Bu iyi geldi. Bayıla bayıla yediğimiz yemekler o akşam Özgür’ün ve benim bağırsaklarımızı pek mutlu etmedi. Fakat 2-3 tuvalet ziyareti sonrası attı vücut. Mira domuz gibi maşallah…

2.günü de sakin geçirdik. Mira’ya ekran limiti yok bu seyahatte. Yeni yeni keşfettiği çizgi filmlerle kendinden geçti tabi. Zaten deli gibi yağmur yağıyordu. Evde olmak iyi yani. Biz Türkiye’den çıkarken yükseklikten sebep bu taraflara gelmeyiz diye düşünüp yağmur için ayakkabı almadık yanımıza. Birer terlik birer de spor ayakkabımız var. O gün öğleden sonra yağmursuz bir aralıkta San Pedro pazarına gittik taksiye atlayıp. Taksi çok ucuz. 5 sole her yere gidiyorsun. Hatta bazen daha ucuz. Pazarın içi bize fazla turistik geldi. Mira ve Özgür portakal suyu içerlerken o arada ben şöyle bir turladım ve çıktık.

   

Taksiyle gelirken ara sokaklarda bambaşka dükkanlar, pazar ve sokak satıcıları görmüştük. Hemen kendimizi oraya atıyoruz. Gerçek Cuzco hayatı orada… Tazecik maydonoz buluyorum diye bir seviniyorum ki sorma.  
Genelde hep kadın satıcılar. Ekonomi kötü olduğu için kadınların çoğu çalışıyormuş. Çok hayatın içindeler. Çocuğu olanların hepsi de çocuklarıyla birlikte çalışıyor. Kimisi dükkanın içine atmış bir park yatak bebe içinde, kimisi sarmış sırtına, almış eline de el arabasını meyve satıyor. Kimisi de sokakta, yere kurulmuş bir şeyler satarken çocuğunu doyuruyor. Burada kadınlar çok özgür. Diledikleri yerde sakınmadan, saklanmadan memelerini açıp emziriyorlar çocuklarını. Hayat bu kadar doğal akıyor çünkü. Ve olmazsa olmaz şapkaları kadınların… Birbirinden güzel, karakteristik şapkalar ve çakma ‘n.ike’ şapkalar havada uçuşuyor. Ama her iki şapkayı da aynı havayla taşımayı biliyorlar. Şapkasız çıkmıyorlar abi!

  
  



 O sokaklardan birinden 17 sol Mira’nınkiler için, 20 sol de benimkiler için harcayarak en bi dandiğinden yağmur botları aldık kendimize. Çünkü hava durumu hep yağmur veriyordu. Sonradan bir açtı, kısa kollu dolaşır olduk. Elimizde-belimizde montlarla kalakaldık:) ama ilerleyen zamanlarda çok işimize yaradılar.

Cuzco’yu anlatayım biraz da. Çok iyi korunmuş, çok karakteristik bir şehir. Zaten genel olarak Peru, bu turizm işini çok iyi çözmüş. Ülkenin en büyük gelir kaynağı turizm. Adamların Machu Picchu’su var bir kere. Bunun da kıymetini iyi biliyorlar. Bir de kurnazlar ki sorma bu ziyaretten iyi para kazanmak için gerekli bütün sistemi kusursuzca kurmuşlar. Bu apayrı bir yazı konusu. Onu artık dönünce yazarım.
Cuzco’nun ana meydanı Plaza de Armas, dünyada 2 tane kilisesi olan tek meydanmış.

  

Balkonlu kafelerden birisine otur, iste kahveni ve seyret bir müddet. Eminim ruhuna iyi gelecek. Yüksek bina yok. Doğal dokusuyla korunmuş, sıcacık bir kasaba. Zaten Unesco Dünya Miras Listesi’nde. Bir de bizim orada olduğumuz dönem karnavallarına denk geldik. Habire dans eden birileri geçip durdu biz kahvemizi içerken önümüzden. Mira için büyüleyici tabi. Hemen gidip onlarla dans etmek istiyor. Bir pastayla aklını çelip, yarım saat öteliyoruz isteğini ki ana-baba da ağız tadıyla bir kahve içsin. Daha sonra aralarına karışıp onlarla dans bile ediyor hanımım.

 Cuzco ve bu meydan çok turistik tabii. Machu Picchu yolcularının uğrak yeri. Yol üstü durağı. Biletleri falan buradan alıyor herkes. Uzun zamandır ilk defa bu kadar çok turisti bir arada görüyoruz. Acenta dolu her yer. Sokaklarda size tur satmaya çalışanlar, ücretsiz yürüyüş turu yapanlar(bahşişe çalışıyorlar), hop on-hop of otobüs turları satanlar her yerde. İki katlı, üstü açık gezi otobüslerini görünce Mira çok istedi binmeyi. Bir gün de onunla gezdik. Galiba ben de ilk defa bindim. Çocuk insana neler yaptırıyor. Onun gönlü olsun diye binmiştik ama bizim için de harika oldu. Çünkü merkezin dışında, yokuşlu yolların sonunda 3 merkezi de böylece görebilmiş olduk. Yoksa geri kalan şehir rahatlıkla yürüyerek gezilir ki zaten bir yeri keşfetmenin de en şahane yolu bu. Kaybolacaksın sokalarında. Mira da yaşına göre bu konuda bayağı iyi iş çıkarıyor hani.

Nereleri gördük otobüs turunda peki?

Sacsaywaman: İnka kalesi harebeleri. İçine girmedik. Sadece tepede bir yerde durdu otobüs ve oradan gördük.

X Zone: İnka’ların İspanyol saldırılarından kaçıp sığındıkları tünelleri gördük. İçlerinde yürüdük. İnka’lar için çok kutsal olan ve Pachamama’ya (toprak ana) adaklarını sundukları bir bölüm de var tünellerde. Bugün hala ‘mistik’ ziyaretçiler buraya gelirmiş. Çünkü tam o noktada pozitif enerji akımı olduğuna inanılıyormuş. Biz de pozitif enerjimizi aldık ve yola devam ettik. Bu ‘mecera’lı yollar Mira için harika! Daracık patikalarda elimizi bırakıp ‘ben bu işi başarırıım annee. Bu işi tek başıma başarırııımm’ diye şarkılar söyleyerek yürüdü. Bu noktada manzara harika. Doğa nefis. Çok turist çeken bir bölge değilmiş ama bu yazıyı okuyorsanız ve yolunuz oralara düşecekse mutlaka gidin derim açık havada. Tünelleri ve kalıntıları gezmeseniz bile belki at binmek için gidersiniz. Aynı tepede bir de at turu yapıyorlar.

   
  
Cristo Blanco: Tepede 8m’lik beyaz bir İsa heykeli. Bizim için pek bir numarası yok yani de Mira onu da pek sevdi. Aynı pozu vererek fotoğrafını çekmemizi bile istedi düdük. Çektik tabi ki:)

  Şehri keşfedip biraz da dinlendikten sonra Machu Picchu için organizasyon yapmaya başladık. Özgür iş ortakları aracılığıyla lokal bir acenta ile iletişime geçti. Direkt gidip onlarla tanıştık. Çünkü acentasız bile yapsan tüm organizasyonu, önemli bir miktar para ödüyorsun. Bir de biletler için, ulaşım için falan sıraya girmek istemedik. Bu seyahatin en önemli ziyareti bu olacaksa bütçeyi esnetip rahat rahat gidelim dedik. Oralara tırmanmak falan zaten Mira için ciddi bir iş. Kafamız rahat olsun, en iyi bilenlerden yardım alalım. Acentanın sahibi Raul. Çok da iyi iş çıkardı. Şeker de bi adam. 2 defa falan görüşerek her şeyimizi ayarladık. Raul’un güzel de bir kıyağı oldu bize. Hani donuyoruz diye gidip bir ısıtıcı almıştık ya işte onu satmak istiyoruz. ‘Nerede satılır bu ikinci el?’ diye sorunca. ‘Ben alırım bana da evde lazım oluyor zaten’ diyerek 50 sole alıverdi elimizden:)

5 Şubat sabahı rehberimiz ve Raul bizi evden alıyorlar ve adım adım Machu Picchu’ya doğru ilerliyoruz.
Not: Çocukla gidecekseniz Cuzco’ya küçük bir kakao müzeleri var, oraya da bir uğrayıverin. Güzel çikolataları da var hani. Kakao topraklarındayken kaliteli bir çikolatayla çocuğunuzu ve kendinizi mutlu edebilirsiniz. Bu tarz minicik şeyler çocukla seyahatte o günün tamamını kurtaracak bir hareket olabiliyor:)

Coroico/Peru 31 Ocak-01 Şubat 2016

Ölüm Yolu’ndan geçip geldikten sonra insan şöyle bir ayaklarını uzatıp dinlenmek istiyor. Fakat bizim öyle bir şansımız yok. Dedim ya ayarlamadık kalacak yerimizi. Gidince halledersiniz çook seçenek var demişti herkes internette. 

Gittik de öyle çook seçenek falan göremedik. Zaten yağmur sezonuna denk geldiğimiz için konaklama yerlerinin bazıları kapalıydı. Biz yükseklikten yorulduğumuz için kaçtık. Hostel kılıklı bir yer istemiyoruz. 3-4 gün keyif yapıp, tropik ortamın, o koca koca dağların eteklerindeki yemyeşil ormanların tadını çıkarmak istiyoruz. Hayal bu!

Arabadan indik. Mira uyuyakaldığı için şoförümüz bizi meydandaki kafelerden birine bıraktı. İnerken de Mira uyandı zaten. Yağmur yağıyor. Dağda mahsur kaldığımız için geç geldik ve çok açız. Hemen yiyecek bir şeyler sipariş ediyoruz. İnternet lazım bize ki kalacak yerimize de bir bakalım. Oturduğumuz yer meydandaki en düzgün görünümlü yer. Orayı seçtik ki internetimiz olsun. Soruyoruz. İnternet yok! Normalde her gittiğimiz yerde hemen bir hazır kart alıyoruz aslında. Bu sefer henüz almadık. La Paz’da hiç ihtiyacımız olmadı çünkü. Yemek beklerken Özgür çıkıp meydanın etrafındaki alternatiflere bir bakıyor. Şoföre de sormuştuk da bir yer dediydi. Oraya girmiş ama çok sıra varmış. Ayrıca orası da hostel gibi görünüyor. Yemeklerimizi yiyoruz. Yemek sonrası Mira ve ben çıkıyoruz bu sefer bakınmaya. Turist ofisi de var aslında bu minnacık köyün ama ofise 15 yaşında bir kızı oturtmuşlar dünyadan bi haber. Gelirseniz turist ofise güvenmeyin, kendiniz önden çalışıp gelin. Konaklama alternatifi veremiyor bize. ‘Meydanın etrafındaki sokaklarda çok yer var bakının’ demekle yetiniyor. Sağ ol canım! Zaten burada neler yapılabilir onu bile diyemiyor.

Etrafta alternatif hakkatten de var ama bizim istediğimiz tarzda değiller. Rahat arıyoruz biz. Biraz lükse ihtiyacı var bedenlerimizin. Mira’nın da açık alanda kendi halinde koşturmadan takılmaya…

Yağmur da yağıyor zaten. Üçümüz sırtımızda çantalar biraz dolanıyoruz etrafta ama çok geçmeden anlıyoruz ki öyle kapı kapı dolanarak olacak gibi değil bu iş. İnternet şart oldu. Hem daha kahve de içmedik. İnterneti olan bir yer bulup çantalarımızla çörekleniyoruz. Mira resim yapıyor. Özgür lojistik ayarlamalar için internet başına geçiyor. Ben mi? Ben de telefon kartını halletmek için sokağa atıyorum kendimi. 5 yere sorduktan sonra bir yerde buluyorum. Kartı alıyorum, içine de kontör yüklüyorum. Hat çalışıyor ama internet çalışmıyor. Dükkanın sahibi bayağı bir uğraşıyor. Konfigürasyon yapmak gerekiyormuş. Onu yapıyor ama yine tık yok! ‘ bizimkiler bekler. Az sonra yine gelirim’ diyerek Özgür ve Mira’nın yanına gidiyorum. Hakkatten de bekliyorlarmış. Özgür güzel bir yer bulmuş. İnternetten de oteli iyi fiyata satan bir sayfa bulmuş onu alacak ama bi arayıp direkt fiyat da sormak istiyor. Hat bende tabi:) . Arıyoruz ama açan yok. Otelin tabelasını da görmüştük gezinirken. 1 km yürümek gerekiyor. Alıyoruz çantaları yola koyuluyoruz. Yol üstünde telefonun konfigürasyon işini de hallediyoruz. Hazırız. Merkezden aşağıya doğru bir yol. Yürü yürü bitmiyor. Çantalar gitgide ağırlaşıyor. Mira arıza çıkarmasın diye ben türlü şaklabanlıklar yapıyorum zira cozurdarsa kucağa alabilecek adam yok. Doluyuz yani!  


   

 Ben anne dinozor, o yavru dinozor rap rap yürüyoruz. Orman şarkısı söylüyoruz. Yolda 3-5 defa susuyor, su için duruyoruz. Kuş kovalıyoruz. Muz ağaçlarında muz arıyoruz. Dağ tepe muz ağcı… Tüm bunları yağmur altında yapıyoruz. Zaten çok yorgunuz. Fakat doğa öyle güzel, o kadar muhteşem ki inan hiç biri koymuyor. ‘ En ‘meceralı’ günümüz oldu işte’ diyerek yürüyoruz. Taksiyw binmiş olsak o dağlar arasındaki yollarda yürümenin tadına bakamamış olacaktık. Her gördüğümüz dönemeçte ‘heh geldik’ diyerek heyecanlanıyoruz. Ama hala görünürde otel motel yok. Oteli de internetten ayarlamadık bi gidip görelim diye. Bi de yer mer kalmazsa o yol hayatta da geri yürünmez:). İlerlemeye devam. Özgür ‘heh geldik galiba baksana çiçeklere otel peyzajı gibi. Orası giriş olabilir’ diyince bi heyecanla hızlanıyoruz. Çiçeklerin yanına geliyoruz da otel motel yok. O çiçekler bildiğin orman çiçeğiymiş. Doğanın ta kendisi yani! Türk ne bilsin tropik çiçekleri:) gülüp yola devam ediyoruz. 
Sonunda otele varıyoruz. Yer var. Yerleşiyoruz ama daha otele gitmeden sadece 1 gece kalıp ertesi gün dönmeye karar vermiş gibiydik. Çünkü hava durumu önümüzdeki 10 gün boyunca yağmur gösteriyor. E biz ormanda yürümeye, havuz başında yaymaya, güneşin tadını çıkarıp dinlenmeye geldiydik. Deli gibi yağmur ve sis varken ne orman ne de muhteşem dağ manzaraları var. Zaten yağmur mevsimi yeni başladığı için musluklardan akan su sarı sarı. Bulduğumuz otel 5 yıldız kıvamında diye reklamını yapmış, orada bile sarı akıyor. Odaya yerleştik. Sıcacık bir duş ne iyi gelirdi oysa… 

Hava iyi olsa otelin bahçesi, havuzu ve manzarası harika! 

    
 Coroico’nun doğası muhteşem. Zaten yemyeşil yüksek dağlar ve dereler çok etkiliyor beni, bizi. Dağlarda yürümeye ba-yı-lı-yor Mira. Aslında tam bize göre ama yanlış mevsim. Otelin içi bile sıcak değil üşüyoruz hafiften:) ne biçim tropiklikse… Yarı tropik işte, eksik.

Otelin yemekleri falan çok iyi. Ekibi tatlılıktan kırılacak. Ah o hava yağmurlu olmayacaktı ya da musluktan çamurlu su akmayacaktı ya da sisli-puslu olmayacaktı bak o zaman biz nasıl da güzel keyfini çıkarıyorduk oranın diyoruz. Dönmek için bahanemiz oldu işte ne güzel diye düşünerek uyuyoruz o gece. Ertesi sabah kahvaltı ve internet mesaisi sonrası taksiyle merkeze inip yine özel bir araç ayarlıyoruz ki bizi La Paz’a geri götürsün. Zira dün gece Cusco’ya uçak bileti aldık terkediyoruz Bolivya’yı…

(Ne duş alabildik ne de dişlerimizi fırçalayabildik. Tam orman insanlarıyız.)

Fakat La Paz’a doğru yola çıkmadan önce uğramak istediğimiz bir yer var. La Senda Verde. Orman içinde kurulmuş bir hayvan barınağı. Hayvan kaçakçılarından kurtarılan, hasta, terk edilmiş, kötü davranılmış hayvanları kendi doğal ortamlarında korumaya alan bir doğal yaşam rezervi. Bizim kıza maymun göstereceğiz. Hem de hayvanatbahçesinde falan değil. Araç bizi bekliyor biz gezerken. Giriyoruz. Ceplerimiz dahil üstümüzde hiç bir şey kalmadan sadece elimizde telefonlarla ormana giriyoruz. Orman içinde insanlar için tellerle kaplı tüneller yapmışlar oradan yürüyoruz. Yani insanlar kafeste, hayvanlar ormanda:) Yağmur yağdığı için çok içli dışlı olamadık maymunlarla ama üstümüzdeki ağaçlarda daldan dala atlayan, yemek yiyen maymunları, timsahları, farklı kuşları gördük. Yağmur olmadığı zaman maymunlar insanların üstlerine atlayıp, ceplerini bile karıştırıyorlarmış. Biz hiç öyle şahane bir ortam göremedik. Verdiğimiz parayı da ‘bağış’ gibi görüp yola devam ettik. Giderseniz havaya dikkat edin derim.

    
    
 Oradan çıkıp yola devam. Bu sefer dönüşümüzü yeni yoldan yapıyoruz. Eski yolda yaşanan ‘mecera’ bir kerelikti. Yetti.

O akşam La Paz’da bir otelde kalıyoruz ve ertesi sabah Cusco…

Ay dur bir de gece La Paz’da başımıza geleni de yazayım da öyle bitireyim.

Gece otele yerleşmişiz. Yorgunuz tabi. Ertesi sabah 08:00’de otelden ayrılacağız havaalanı için. Son bir defa biletleri kontrol ederken farkediyoruz ki biletler yarın için değil 1 ay sonrası için! Pijamaları girmişiz, uyumaya hazırız derken adrenalinle hoop!diye ayılıveriyoruz. Hemen yeni bilet almak için bulunuyoruz. Yer var. Oley!! Yeni biletleri daha bile ucuza alıp diğer biletleri iade etmek için mail atıp paramızı geri alabilmek için dua ederek uyuyoruz…

Demek ki neymiş? Ölüm yolu adamın feleğini şaşırtır, hangi ayda olduğunu bile unuttururmuş adama.

Coroico / Ölüm Yolu    (31 ocak 2016)

Saat 11:00’de La Paz’daki evimizden çıktık ve taksiye atlayıp Coroico otobüslerinin kalktığı mahelleye doğru yollandık. İnternetten araştırmışız, biliyoruz nereden kalktığını. O yüzden taksicinin bizi ‘ben diğer terminalden kalkıyorlar diye biliyorum’ diye uyarmasını hiiç ciddiye almıyoruz. Biz Avenida Fatima’ya gideceğiz. Kararlıyız yani. İnternetten iyi mi bilecek! Gidiyoruz. Mahallede bizim bulduğumuz adreste sıra sıra büfeden başka bir şey yok. Etrafta parketmiş bir sürü de otobüs var aslında ama bizim aradıklarımız yok. Taksici aynı şeyi tekrar söylüyor ama inatla o sokakta bir tur daha atmasını istiyoruz ve hatta ben inip birilerine soruyorum. Öğreniyorum ki 2 sokak üstteki terminalden kalkıyormuş artık Croico otobüsleri. Tam da taksicinin dediği gibi. Bir Google değil ki lafını dinletsin:) 

Neyse şekerim yola devam ediyoruz ve adı geçen terminali buluyoruz. Taksiciyle 20 peso’ya anlaşmışız. Racon bu buralarda. Binmeden teyid ediyorsun rakamı. İnerken fazladan para istiyor Özgür’den. Verirsin-vermem derken Özgür’ün Adana’lı damarı boy gösteriyor, efeleniyor adama. Ver paramın üstünü diye. 10 peso daha vermesi lazım bize. ‘Dediğinizden uzağa geldim ama’ diyip duruyor taksici. Özgür adamın önünde, adam Özgür’ü geçip arabasına gitmeye çalışıyor. Ben hem çantalara hem Mira’ya sahip çıkmaya çalışıyorum hem de etraftan bize bakan insanları yorumlamaya çalışıyorum. Buranın taksicileri de bizimkiler gibiyse birazdan tepemize binebilirler diyorum ama ilginç bir vurdumduymazlık var.

 Olaya dahil olup plakanın fotoğrafını çekiyorum ve taksiciye diyorum ki’plakanızın fotoğrafını çektim. Şimdi polisi arıyorum beyefendi’. Biliyorum ki polisten korkuyorlar. Bu lafımla birlikte söylene söylene 10 pesomuzu veriyor ve gidiyor. Ohhh hakkımızı yedirmedik! Herkes bize bakarken kafalar dik bir şekilde giriş yapıyoruz terminale.

Yine internetten okuduğumuza göre ( evet akıllanmadık. Google amcaya güveniyoruz) 7 kişilik özel arabaları 40usd’ye kiralayabiliyoruz burada. Tourbus diye de bir firmayı tavsiye etmişler onu arıyoruz. Tourbus’un ofisine benzer yerde bir hatun oturuyor. Diyorum ki ‘bize özel araç lazım. Biz Coroico’ya gideceğiz ama şu meşhur Ölüm Yolu’dan gitmeyi istiyoruz’ hatun diyor ‘olur’. Şimdi şekerim bu Ölüm Yolu dedikleri yerde eskiden her yıl 300 kişi falan ölürmüş. Adı o yüzden ölüm yolu ve dünyanın en tehlikeli yollarından biri olarak geçiyor. Hal böyle olunca damarlarımdaki ‘ana’ konuşmaya başladı. Görevli hatuna ‘çocuğun var mı?’ diye sordum. ‘Var’ dedi. ‘Heh o zaman sen bi de hele yağmurlu havada bu yol tehlikeli midir? Bak benim de bebem var yanımda uçmayalım’ . Güldü. Fakat hissettim ki anladı da beni.

Efendim?

Madem tırsıyorum neden mi çocuğumla o yola giriyorum?

Sen de haklısın tabi ama sonuçta bu turistik bir aktivite olarak geçiyor. Tripadvisor’da 1 numara ve daha önce aynı yoldan giden arkadaşlarımdan da biliyorum ki iyi ve özel bir şoförle yapılabilir. Adrenalin de seviyoruz zaar ki içimiz kıpır kıpır yapmak istiyoruz.

Neyse bu görevli hatun bu lafım üstüne aldı bizi başka bir Tourbus ofisine götürdü ve bir şoförle tanıştırdı bizi. Şoför de sessiz, sakin, efendi görünümlü genç bir adam. Tabii hemen ona da sordum’çocuğun var mı?’ ‘Var’. ‘ e tamam o zaman sen de geri dönmek istersin o yoldan’. Güldü. Aynen internette yazdığı gibi 40usd’ye anlaştık. Özgür arabasını gördü, inceledi, onayladı. Yola çıkmaya hazırız. Özgür önde biz Mira’yla arkada çıktık yola. Terminalden çıkış işlemleri falan gayet resmi görünüyor. Tek tek hepimizin isimlerini kaydedip görevlilere teslim etti.

20 dakikalık bir yoldan sonra asker gibi giyinmiş görevlilerin olduğu, sınır kapısından çıktık ve Coroico yoluna girmiş olduk. Buraya da isimlerimizin yazılı olduğu bir evrak ve kendi resmi kimliğini gösterdi şoförümüz.

Yoldayız ama hava yağmurlu. Dağa doğru tırmandıkça da bir sis bastı. Etraf dumanlı. Dumanların arasından giderken sağımızda solumuzda lamalar otluyor. Biraz daha ilerleyince etraf bembeyaz sis oldu. Anca önümüzü görüyoruz. 

Ölüm Yolu’nun sonu, yani dağlardan indiğin kasabanın adı Coroico ve oraya giden 2 yol var. Eski yol çok tehlikeli olunca daha güvenli sayılan ikinci bir yol yapmışlar. Yerel halk düzenli olarak kullanıyor bu yolu. İş için günübirlik gidip gelen çok. La Paz-Coroico arasında çalışan otobüs ve minibüsler hep bu yeni yolu kullanıyorlar artık. Ölüm Yolu eski yol. 

Anca önümüzü görür, arasından süzüle kıvrıla gittiğimiz ulu dağları göremez haldeyiz. Hal böyle olunca sorduk :’eski yol da böyle midir? Manzara göremeyeceksek hiç bir anlamı yok o tehlikeye dalmanın:)’ 

‘En yüksek noktadayız şu anda. Bi oraya yaklaşalım bakarız duruma göre karar veririz’ diyor. 

Yol ayrımına geliyoruz. Ya düz gidip asfalt yoldan devam edeceğiz ya da sağdan kıvrılan taş patika yola dalacağız. Manzara görünmüyor. Eski yoldan vazgeçip yeni yoldan devam ediyoruz. N’apalım kısmet değilmiş, belki dönüşte… 

5 dakika ilerledikten sonra şoförümüz ‘bakın sağ taraf eski yol. Hava o kadar da kapalı değil, manzara görünüyor. Ne dersiniz dönelim mi?’ diyor. Birbirimize bakıyoruz ve ‘dönelim o zaman’diyoruz. Geri dönüp taş patikaya giriyoruz. Yolu görünce içim titriyor bir anda. Özgür’e diyorum ki ‘yapmasak mı?’ ‘Gidelim yaa’ diyor ve gidiyoruz. İlerledikçe manzara karşısında çok etkileniyoruz. Doğanın o muhteşemliği, yüceliği karşısında kendimizi bir ‘hiç’ gibi hissediyoruz. En yüksek noktada hani ‘death road’ diye internetten araştırdığınızda karşınıza çıkan fotoğrafların çoğunun çekildiği noktada mola veriyoruz. Fotoğraf çekip, tepeden gideceğimiz yolu görüyoruz. Heyecan verici. 

Yola devam ediyoruz. Aşağılara doğru indikçe manzara sislerden sebep kapanıyor ama daracık yol önümüzde gayet net. Genişliği 3,5m ki bazı yerlerde çok daha dar. 1 saatten fazla zaman geçiyor ve yolda bizden başka ne bir araba ne de insan var. Sadece yaya 1 görevliye denk geldik şimdiye kadar. Bu yolda bisiklet turları yapılıyor. Pek meşhur. Fakat bisikletlere de denk gelmiyoruz. Yol bazı yerlerde öyle daralıyor ki ben arabanın sol tarafında olduğumdan ve toprak kayması ihtimalinden dolayı hep sola yakın gidildiğinden zaman zaman yolu göremez hale geliyorum. Bildiğin uçurumun üstünde uçuyorum gibi yani. İşte öyle zamanlarda su dökülmüş kedi gibi geriliyorum. Omuzlarım kasılıyor. Yolun bir bölümünde de sıkça var bu tarz darlıklar. Mira ise hayatından pek memnun. ‘Mecera’ nın ağa babasını yaşıyor düdük:)  

 
   
    
   
Zaman zaman şelalelerin altından geçiyoruz. Çok eğlenceli! 

 Bizden başka kimseyi göremeyince de şoföre soruyorum ‘neden başka araba yok?’ Diyor ki’ bu yol artık kullanılmıyor. Turistler ve özel bisiklet turları var genelde. ‘Peki bu yol tek yön mü?’ ‘ aslında değil ama pek kimseler kullanmıyor artık. Arada bir yerliler kullanıyor o kadar’. Bu diyaloğun üstünden 2 dakika bile geçmeden karşıdan bir araba bize doğru geliyor! Şom ağzımı seveyim! Medyum gibi kadınım…

Şoförlerin ikisi de gayet sakin. Bi ben gergin. ‘Aman dikkat’ nidalarıyla biz geri geri gidiyoruz. Diğer araba geçiyor. Sonrasında arka arkaya 8-10 arabaya denk geliyoruz. Aynı zamanda da bisikletlileri görmeye başlıyoruz. O yağmurun altında sırılsıklam olmuşlar, çamura bulanmışlar ama gayet mutlu görünüyorlar. Özellikle öyle bir havada yorucu bir iş. 64km’lik bir yol toplamda. Bisikletler sanırım 30/40 km’lik bir tur yapıyorlar. 

Oh az kaldı köye geliyoruz artık derken bir anda in cin geçmez yolda trafik oluyor ve hatta duruyor. Bütün bisikletliler de orada, onları geri götürecek araçlar da.

Önümüzde toprak kayması olmuş. Yol kapanmış. Açmak için çalışıyorlar ama 3-4 saat kadar sürermiş. Neee??!! E biz köyümüze gelmiştik neredeyse. Yemek de yok yanımızda. Tuzlu büskivi ve 1 tane de elmamız var. Mira’ya veriyoruz onları da. Şoför gidip duruma bakıyor. Geri döndüğünde ‘1 saat sonra açılır bu yol’ diyor. Biz de gidip bakıyoruz. 1 tane kepçe, içinde de 2 kişi uçurumun dibinde çalışıyorlar. Videolarını da ekleyeceğim buraya ki o tekerleklerin uçurumun sınırında ileri geri nasıl işlediğine siz de hayret edin. Yüreğim ağzımda izledim. Ha düştü ha düşecek derken kazasız belasız atlattık. Yol açıldı.  


 Az kaldı dediğimiz yolda meğer daha 45 dakikamız varmış. Sonunda Mira oturduğu yerde bisküvi yerken uyuyakaldı. Köye gidene kadar da uyudu.  

 Şoför bizi meydanda indirdi. Gidecek yerimiz yok çünkü. İnternet üstünden sadece bir kaç otel görüp rezervasyon yapabiliyorsun ama orada çok otel var diye yazıyordu her yerde. E biz de son dakika kararıyla buraya geldik. Otel falan ayarlamadık yani. Otel arama ve yerleşmemiz de başka bir yazıya olsun. Bu yazı yeteri kadar uzun oldu bence. 

Böylece hayatta bir kere denecek harika bir deneyim yaşamış olduk. Hoş biz geri gelip güneşli hava da bir de bisikletle inmek istiyoruz. Hatta Özgür araba kullanmak istiyor o yolda:) 

    
    
   

La Paz 5. Gün (30 ocak 2016)

Bugün herkes yorgun. Zaten hep yorgunuz bu La Paz’da. Böğrümüze öküz çökmüş gibi bir hisle, az oksijenle yaşadığımızdan sebep.  Ancak öğleden sonra çıkabiliyoruz evden. Kaldığımız mahalleye yakın olan sarı teleferiğe gidiyoruz önce. Şöyle bir tepeden bakıyoruz La Paz’a. Biraz da tepedeki mahallenin sokaklarında dolanıyoruz ulu Illimani dağını daha iyi görebilmek için. 6800m falan…Bulutların ve sislerin arasından bakıyor bize. La Paz dağların altında başlıyor. Neredeyse yeşili yok memleketin. Nasıl olsun ki? 4500m yükseklikte.

     Edit  

  

  

 Teleferikten inip taksiye atlayıp dün parkta tanıştığımız gençten öğrendiğimiz festival alanına gidiyoruz. Hani şu minyatürlerin olduğu festival diye tarif ettiği yer.

Daha taksiden inmeden harika bir yere geldiğimizi anlıyoruz. 1 tanecik bile turist yok. Aslında çok yerel bir festival ve bence turist ofis’de bilgilendirmeleri gerekir. Belki de sadece kendilerine saklamak istiyorlar, çok onlara ait bir şey çünkü. Feria de Alasitas. Panayır alanı gibi bir yer. Satıcı kadınlardan birine sordum ve tam olarak ne olduğunu öğrendim. Hikaye şöyle: tezgahlarda her şeyin minyatürü var. Küçük dükkanlar, evler, villalar, arabalar, diplomalar, valiz dolusu paralar falan…  

  

  

  

 Dileğinizin ne olduğuna bağlı olarak bu minyatürlerden alıyorsunuz. Daha sonra bu minyatürleri kutsatmak için yine pazarın içinde bulunan kadınlara ve adamlara götürüyorsunuz. Büyücü gibiler ama şaman olduklarını düşünüyoruz. Aynı kadınlar kurşun da döküyorlar.  

 Neyse bu insanlar minyatürlere renkli kağıtlar bağlıyorlar, üstlerine taze çiçek yaprakları döküyorlar, arada bir üstlerinde minik zil çalıyorlar, sahibinin kulağına bir şeyler okuyorlar. En son da üstlerine biraz alkol döküp çan çalarak bitiriyorlar. Bu arada masada hep ateş yanıyor ve arada üstüne tuz dökerek dumanlanmasını sağlıyorlar. Tüm bunlar için de 20 bolivyano yani 8 lira falan para alıyorlar. 

Sonra dilek sahibi bu minyatürleri alıp evinde bir rafa koyuyormuş. İnançlarına göre her hafta salı ve cuma günleri üstlerine alkol dökerek dua ediyorlarmış ki dilekleri gerçekleşsin. ‘Ne kadar süre saklanıyor bu minyatürler peki?’dedim de ‘sonsuza kadar saklıyorsun’ dedi. ‘Dilek gerçekleşirse peki? O zaman ne yapılıyor?’ Özel bir seramonisi yokmuş. Dükkansa gerçekleşen dilek mesela minyatürü hatıra olarak dükkanın bir köşesine koyabilirlermiş. Fotoğraflara bakınca daha net anlaşılır sanırım. Kutsama seramonisinin de bir kaç videosunu çektim. Onları da koyuyorum. 

Şöyle bir yerden içeri giriyoruz. 

 Girer girmez kaotik, kalabalık bir ortam karşılıyor bizi. Zaten daha o mahalleye girer girmez hissediliyor o kalabalık. Sokak yemeklerine ve lokal lezzetlere düşkünlüğümüzü artık öğrenmişsinizdir diye düşünüyorum. Hele ki instagram’dan bizi takip edenler #mirayemekyiyor etiketinden kendimize benzettiğimiz yavrumuzun yemek videolarını iyi bilirler. Girdiğimiz gibi haşlanmış mısır satan bir hatun gördük. Yanında bitiverdik. Doğamız gereği üçümüzün de aynı anda dikkatini çekmiş, eş zamanlı olarak kaynayan tencereye yönlenmiştik.  

 Çok çeşit mısır var burada. 1800 çeşit falan…Sulu yemeklerine bile bütün parçalar halinde mısır koyuyorlar. Haşlanmış yeneninin taneleri kocaman. Bir de bu mısırın yanına bir parça peynir veriyorlar. İkisini birlikte yiyorlar. Peynirin de tadına baktım ama Özgür’ün çiğ süt ve salmonella hatırlatmasından sonra yutmadan tükürdüm. Çünkü yarın o meşhur Ölüm Yolu’a gidiyoruz. Yükseklik canımıza yetti kaçıyoruz. Bağırsaklar ve mide sağlam lazım. 10 adım atamadan şu şahane tezgahı gördük. Hoop diye et kokusunun yanında bitiverdik. Şişte et görünce Adana’lıyı kim tutabilir ki? Bir de bildiğin kömür ateşinde pişiriyorlar. Sorduk neymiş diye. Satıcı hatun dedi ki ‘inek kalbi’ ‘aaa bildiğin yürek ayoll hadi yiyelim’ diyerek aç olmamamıza rağmen bir şiş aldık denemek için. Üstüne de acı sosu koydu verdi. ‘Elle mi yiyoruz’ ‘evet evet’ diyor elleriyle nasıl yiyeceğimizi göstererek. 5 parmak dalıyoruz. Mira da dahil pek beğeniyoruz. Bu festivalin en tipik yemeklerinden biriymiş meğer yürümeye devam edince aynı tezgahtan 100 tane falan daha olduğunu görüyoruz. Biz mazallah kaçırırız diye korktuğumuzdan ilk gördüğümüze atlamışız:) 

   
Sonrası minnacık hediyeliklerin olduğu tezgahları gezerek geçiyor. Yemekçilerin olduğu bölümün dışında arada bir tezgahta bir de minyatür sosisli yapan birine denk geliyoruz. Adam akıllı. Ticari kafa işte. 

    
  Artık yorgunuz. Zaten bu La Paz’daki böğrümüze öküz oturmuş hissinden öyle bir yaka silktik ki daha şehrin dışındaki turistik yerleri göremeden ayrılmak istiyoruz. Deriiiin derin nefes alıp, ciğerlerimizi oksijenle doldurmanın hayaliyle yarın sabah Coroico’ya doğru gidiyoruz. Amacımız biraz dinlenmek. Yarı tropik Bolivya ormanlarında yeşile ve oksijene doyarak 3-4 gün sonra tekrar yollara düşmek.

Taksiye atlayıp evimize gidiyoruz. Yarın için hazırlık yapıp, uyuyoruz.