İZLANDA 4.& 5. GÜN (REYKJAVIK ve KUZEY IŞIKLARI 04-05 Mart 2017)

İzlanda’da son günümüz. Yarın sabah erkenden uçağımız var. Uzun bir kahvaltı ile başlıyoruz güne. Bugün arabayla yol yapmayacağız. Geldiğimizden beri gezemediğimiz Reykjavik’i gezeceğiz. Donmuş gölde yürüyeceğiz. Mira’nın en çok heyecanlandığı şey bu bugüne dair. Geldiğimizden beri  gölün yanından geçiyoruz ve üstünde yürüyenleri görüyoruz. Doğal olarak Mira da yapmak istiyor. Ben de!

Zaten küçük bir şehir. Yürüyerek yarım günde her yerini doya doya görürsünüz. Arabamıza atlıyoruz ve önümüze çıkan herhangi bir sokağa gire gire plansız bir şekilde dolaşıyoruz. Gölün yakınında boş bir park yeri bulunca hemen arabayı bırakıp göle doğru gidiyoruz. Bu arada arabaya biner binmez Mira ‘acıktııımm’ dedi ve kahvaltının üstünden daha 2 saat bile geçmemişken yanımızdaki sandviçini yedi yuttu.

Hani hemen hemen her şehrin meşhur bir meydanı vardır ve turistler olarak hepimiz oralarda toplaşırız ya. Heh işte Reykjavik için bu donmuş göl o meydandı bence 🙂

Hiç birimiz daha önce donmuş göl üstünde oynamamışız. Bırak oynamayı yürümemişiz bile. O yüzden çocuklar gibi şeniz. Özgür Mira’yı ellerinden tutup çeke çeke kaydırıyor. 3 kocaman adım atıp sonra kendini kaymaya bırakmayı falan öğretiyor. Anne n’apıyor? Tabi ki fotoğraflarını çekiyor…
Ortam değişik. Gölün bir ucundan diğer ucuna koşa koşa geçenler, pusetteki bebesi ve kızağıyla gelip, göl ortasında çocuğu parka bırakır gibi oyuna bırakanlar, buzda zıplayıp havada fotoğraf çektiren Japon gençler, buz pateni yapan 65 yaş civarında bir amca, onun peşine takılmış 5-6 yaşlarında sapsarı  saçlı bir kız çocuğu, buzda zar zor ayakta duran ve keyiften kikir kikir dolaşan orta yaşlı hatun turist grubu, ayaklarında patenleri, el ele tutuşmuş, hem kayan hem de tasmayla köpek gezdiren bir çift, gölün ucunda buzsuz yerde yaşayan ördekleri ve kazları besleyen aileler, kızağa bebesini oturtmuş bir uçtan diğerine koşan bir baba ve biz. Hani hafiften de kar yağsa Hollywood filmindeyiz. Tam da Noel zamanı…

Donmuş göl acıktırır! Acıktık. Bugün sosisli sandviç yiyeceğiz, karar o. Kendi içinde hafif meşhur olmuş bir durumu var buranın ‘hotdog’unun. Deneyelim bakalım. Merkeze doğru yürüyoruz. Sosislicide deli bir kuyruk. Biz o kadar deli değiliz şu anda ama. Beklemeden devam ediyoruz. ‘Yer gök sosislicidir yeaaa’ diye düşünüyoruz. Hediyelik satan dükkanlara girip çıkıyoruz. Sosislici araya araya Hallgrímskirkja Kilisesi’ni görene kadar yürüdük. O kadar yakınına kadar gelmişken gidelim de aradan çıksın bari. Yürümeye devam.
Bugün o kadar yavaş hareket ediyoruz ki. Halimiz yok. 3 gündür her gece 3-4 saat uyumak, tüm gün uzun yol yapmak ve soğuk bizi yordu. Artık koşturasımız yok. Mira’nın hele  hiç yok. Patlamaya hazır bomba gibi. Çok belli. Ayağınızı denk alın mesajını gayet net verdi sabahtan. Biz de bunun üstüne  otelden çıkmadan önce ona ‘Bugün senin günün. Sen ne yapmak istersen onu yapacağız’dedik. Donmuş göl ve sıcak su havuzu dedi. Tamamdı. Sosislici ararken şehir merkezini de aradan çıkarmış olduk.

Kilise diyordum. Güneşli havada salına salına yürüyerek ulaştık. Mimarisi çok hoş. Tepesine çıkıp şehri tepeden seyredebiliyorsunuz. Biz çıkmadık. Mira istemedi. Eee bugün onun günüysee ve çocuğum 3 gündür sepet gibi oradan orada sürüklendiyse bizimle birlikte bugün de biz onun peşinde sürüklenebiliriz. Hiç sakıncası yok. İşimize de geliyor zaten aşırı yorgunuz. Aynı yoldan yine salına salına ilk gördüğümüz sosisliciye dönüyoruz paşa paşa. Başka bulamadık çünkü 🙂 Öyle de meşhur bi şey değilmiş demek! Birer sosisli yiyip donmuş göl üstünde kaya kaya arabamıza dönüyoruz.

Mira ayakta uyuyor! Otele gidip, uyuyalım bari. Uyanınca da lokallerin takıldığı kaydıraklı maydıraklı bir termal havuza gideceğiz. Plan bu. 2 saate yakın uyuyor Mira. Özgür ve ben de pert halde uzanıyoruz. Uyanıyor. Uyanıyor ama nasıl uyanıyor?! İçine şeytan kaçmış evladımın. Nasıl teers, nasıl aksiii. Havuzun fotoğraflarını gösteriyoruz. Gitmezmiş o havuza. Kaydıraklı istemezmiş. Geçen gün gittiğimiz havuzu istermiş o. Sadece o havuzu istermiş. Miş miş miş…. Ayılamıyor. Uykusunu açamıyor. Gücünü toparlayamıyor ve biz öğleden sonrayı odamızda dinlenerek geçiriyoruz. Ne demiştik: gün onun günü. Bugün Miroş’u zorlamak yok. Zaten zorlamaya kalksak o modda bizi anamızdan doğduğumuza pişman edecek, hissediyoruz. Teslim oluyoruz !
Akşam üstüne doğru bu gece için ışık kovalayacak yer seçme çalışmalarına başlıyoruz. Aplikasyonları, hava durumunu falan  kontrol ediyoruz (hangilerini kullandığımızı merak ediyorsan şuraya). Koşullar uygun. Şehir dışına doğru çıkalım, şehir ışıklarını arkamızda bırakalım ve ışıkları cillop gibi görelim, hem de sıcacık arabamızda oturarak yapalım istiyoruz.  Turizm ofisinin eski bir çalışanının web sitesini buluyorum. Önerdiği 5 yer var. Biz zaten 3 tanesini denemişiz. 1 tanesi çok uzakta. Diğeri şehirden yaklaşık 20-25dk’lık bir araba mesafesinde. Oraya gitmeye karar veriyoruz. Havuz planını iptal ediyoruz. Sabah alana giderken kovalamak niyetinde olduğumuz ışıkları uyku öncesine alıyoruz. Hava kararmadan arabaya atlayıp ön çalışma yapmak ve kendimize en uygun yeri bulmak niyetindeyiz. 6:30 gibi arabaya atlıyoruz. Tam Mira’nın kemerini bağlarken  soruyorum:
‘Özgür fotoğraf makinesini şarj ettin mi?
Cevap:
‘hayır!’
Uykusuzluktan sürmenaj olmuşsak demek. En büyük amacımız ışık fotoğraflamak ayol makineyi şarj etmemek ne demek!
Mira’nın kemerini açıyorum. Otel lobisine geri dönüyoruz. Pili şarja takıyoruz. Bekliyoruz… Mira da oyun oynuyor. İyi de oluyor bakma. 15dk sonra pil hazır! Tekrar arabaya.
Tarif edilen yeri buluyoruz ama bizi kesmiyor. Hala şehir ışıklarının içindesin. O mutlak karanlık yok ve olmayacak belli. Hava da hala kararmadı zaten. Hemen yan taraftan giden bir yol var. Nereye gidiyor, nasıl bir yol bilmiyoruz ama yolun devamında hiç bir ışık görünmüyor. Yolun sonu karanlık yani!
Bas gaza Özgür, karanlığa gidiyoruz!
Hafif yokuş yukarı doğru ilerliyoruz. Yolun iki tarafı da yaklaşık 1m karla kaplı. Altımızdaki yolun yol olup olmadığından bile emin değiliz. O her yola gelen, vıcır vıcır buzda bile hiç kaymayan arabamız kaya kaya ilerliyor. Yol tek arabanın geçebileceği kadar geniş. Karşıdan başka bir araba gelse ne halt ederiz bilmiyoruz. Özgür ‘merak etme araba gelirse geri geri giderim ben burada’ diyor. E iyi madem!
İlerledikçe yol yer yer genişliyor allahtan. Tepede bir yerde genişçene bir alan buluyoruz sonunda. Tripod kurup, arabadan inebileceğimiz genişlikte. Oraya dükkan açıyoruz. Biz sıcacık arabada beklerken Özgür kahraman pelerinini savurarak iniyor ve hazırlıkları yapıyor. Makineyi dışarıda bırakıp arabaya, ısınmaya kaçıyor. Şimdi artık bekleme zamanı. Arada deneme çekimi yapmak için indiğinde makinenin şarjının bitmek üzere olduğunu görüyor ve makineyi ısıtmaya alıyoruz. Isınınca kendine geliyor. Soğuktan şaftı kaymış aletin.
Bekledik. Bekledik. Bekledik. 1 saat bekledik ve o hava kararmak bilmedi. O beklenen karanlık çökünce bulutların arasında bir şeyler oynaşmaya başladı.  Anında şen kahkahalarla dışarıya atıyoruz kendimizi. Önce beyaz beyaz bir hareketlenmeyle başlıyor. Yavaş yavaş yeşile dönüyor. Sonra yine kayboluyor ve yine geliyor. Bir anda yemyeşil oluyor. Büyülenmiş gibi izliyorsun. Bir yandan da acaba başka renkleri de görecekmiyiz diye kıpır kıpırsın. O yeşillerin arasından bir uzay gemisi çıksa ‘tamam’ diyeceksin, ‘şimdi oldu’. O kadar bu dünyaya ait olmayan bir görüntü. Mira inmek istemiyor arabadan. Biz de tüm hazırlıkları yapıp arabanın bagajını açıp oraya oturuyoruz ve öyle çekiyoruz üçümüzün fotoğrafını. En az 30 saniye de hareketsiz durman gerekiyor. 10.saniyede dişlerinin sızlamasını hissederek o gülen ağzını bir anda kapatıyorsun:) Çürük dişe buz koymak gibi bir şey öyle 32 diş gülerek o soğukta 30 saniye durmak.
Artık gitme zamanı. Geldiğimiz yoldan yine kaya kaya dönüşe geçiyoruz. Kafamı sağa bir çeviriyorum. Arkada kırmızı ve sarı ışıklar da belirmiş.
* Özgür dur!!!
* Duramam. Durursam bir daha bu arabayı kaldıramayabiliriz bu yokuşta.
Sol tarafımız da yamaç. Şimdi şu saatte uçmanın bir manası yok tabi. Yola devam. O yeşil ışık nasıl kuvvetliyse artık şehir ışıklarında ilerlerken bile görünüyor ve hareket halindeki arabadan ıphone ile çekmeme rağmen fotoğrafta kendini gösteriyor. Net değil ama çıkması bile bir olay.

Otele vardığımızda hepimiz ayakta uyuyoruz. Valizlerimiz hazır. Sabah 4’te uyanacağız ki 7:25 uçağına yetişelim. 5:30’da da arabayı teslim etmemiz gerek. Teslim etmeden önce de benzin deposunu fullemek gerek falan….

Yine 4-5 saatlik uykuyla kalkıyoruz ve termosumuza sıcak suyumuzu doldurup otelin bizim için hazırladığı kahvaltı paketlerimizi de alıp arabaya atlıyoruz.
Yolda bir parçacık daha ışık görüyoruz. Bu sefer beyaz. Arabayı teslim edip alana geçiyoruz. Mira bulduğu yerde uyuyup uyuyup uyanıyor. Pert halde. Özgür ondan beter. En sağlam benim sanırım.
Alanda bagaj arabaları gibi yan yana park edilmiş bir sürü puset var. Herhangi bir ücret ödemeden alabiliyorsunuz ki bence tüm havaalanlarında olsa ne şahane. Mira için bir tane alıp kendimize kahvalatı edecek bir yer buluyoruz. Sallama çay, sandviç ve meyveli yoğurt. Mis.. Uçuş saati gelince de uçağa geçiyoruz. Icelandair uçakta sadece çay-kahve ve su ikram ediyor. Yiyecek bir şeyler istiyorsan satın alıyorsun. Fakat çocuklara pozitif ayrımcılık var. Onlara sandviç, meyveli yoğurt ve meyve suyundan oluşan bir menü geliyor. Şahane. Çocuk kayıran yaklaşımlara bayılıyorum. Çocuğun hayatını kolaylaştırınca onun ailesinin ve kelebek etkisi gibi o uçaktaki diğer müşterilerin de hayatını kolaylaştırıyorsun aslında.
Oslo üstünden aktarmalı gidiyoruz. 2 uçak arasında 1 saatten azıcık fazla bir zamanımız var ve İzlanda’dan geç kalkınca diğer uçağı kaçırma ihtimalimiz doğdu. Bir sonraki uçak için de 5-6 saat beklememiz gerekecek. Bu yorgunlukta korkutucu. Nitekim bizim uçak Oslo’ya indiğinde diğer uçağın kalkış saatine 30dk kalmıştı. Kaçırdık dedik. İndik uçaktan. Ekranlardan kontrol ettik. ‘Kapı kapanıyor’ yazıyor. Kapandı demiyor ama!
* Koş Özgür önden belki yakalarız.
Bir bagaj arabası kapıyorum, Mira’yı üstüne oturtuyorum. Özgür’den valizleri alıyorum ve Özgür koşuyor. Ben de arkasından. Koşa koşa pasaport kuyruğuna geliyoruz ama uçağın kalkış saatine 15dk kalmış. Yetişilir mi? Ben hissediyorum. Yetişeceğiz. Pes etmek yok. Koşuun. Hemen pasaport kuyruğunun yanında bir görevli buluyoruz. Ben sıraya Özgür de onunla konuşmaya gidiyor. Kadın arıyor, açan yok.
*Çocukla seyahat ediyoruz. Lütfen bir kere daha deneyin. Yoksa 5 saat burada beklememiz gerekecek.
Bir kere daha deniyor ve birileri açıyor. Uçak bizi bekleyecekmiş. Koşalımmış. Pasaporttaki sırayı da geçmek için bir görevli buluyoruz. Bizi öne alıyor. Nefes nefeseyiz. Hemen benim işlemlerimi yapıyor ve ‘koş hemen kapıya geliyoruz de’ diyor. Mira’yı da almaya çalışıyorum. İzin vermiyor. Tek başıma gidiyorum. Allahtan bizim kapı hemen pasaporttan çıkar çıkmaz. Koca uçak bizi bekliyor. O arada bagajları soruyorum. Sistemden kontrol ediyorlar. Sistemde görünüyor ama yetişip yetişmeyeceğini bilmiyoruz. Umrumda da değil. Biz yetiştik ya oh!
O arada Özgür ve Mira da geliyor. Uçağa geçiyoruz. Arkadaki boş koltuklara da kendimizi atıp yayıla yayıla geliyoruz İstanbul’a. Mira film izlemekten ve yemek yemekten gözünü bile kırpmadan varıyor İstanbul’a. İnanılır gibi değil. Bayılacağını düşünmüştüm oysa.
Valizlerimiz tabi ki yetişmemiş uçağa. Biz zor yetiştik onlar nasıl yetişsin. Elimizi kolumuzu sallaya sallaya evimize geliyoruz. Ertesi gün valizlerimiz de kapımıza teslim ediliyor.
Böylece bir seyahatimizin daha sonuna geliyoruz. Özetlemek gerekirse çok soğuk, çok uykusuz ama büyüleyici bir seyahatti.
snapseed-17img_8270img_8311img_8452img_8356img_8358
Reklamlar

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s