İZLANDA 3. GÜN (GÜNEY İZLANDA 03 Mart 2017)

Önceki gün Özgür’ün midesi kötüydü, dün geceyi de ben kötü geçirdim. İshal ve kusma ile geçti gecem. Yorgun ve karın ağrısı ile uyanıyorum (neredeyse hiç uyumadım aslında). Kusma ve ishal yok ama halsizlik ve midede mutsuzluk baki. Allahtan yanımızda ilaç var. Hemen ishal ve kusma için birer ilaç alıyorum.
Gene gün ağırmadan kalktık. Güya ışık kovalamaya gidecektik fakat benim bu halde çıkmam mümkün değil. Toparlanmam lazım. Odada biraz dinlenmeye alıyoruz kendimizi. Kahvaltı saati gelince de kahvaltıya iniyoruz. M
ira çok sevdi buranın kahvaltısını. Açık büfeden elinde tabağı ‘onu isterim, bundan da koy’ demek, kendi boyunun erdiği yerden meyve suyunu doldurmak hoşuna gitti. Geldiğimizden beri de ‘açım’ diye dolanıyor. Ocağımıza incir ağacı dikecek köfte:) Soğuk ve uykusuzluk iştah açtı zaar. Metabolizma savunma moduna geçti, depoları fazla fazla dolduruyor. Kızarmış ekmek, peynir ve çaydan başka bir şey yiyemiyorum. Midem almıyor. Saat 10:30′a kadar da odadan çıkamıyoruz zaten. Vücudumun savaştığı şey her neyse onu tamamen sistemden attığından emin olmam lazım ki yollarda perişan olmayalım 🙂 Elin İzlanda’sında altıma etmenin bi alemi yok di mi ama?
11:00 gibi de ishal ve kusmanın tamamen bittiğinden emin olunca yola çıkıyoruz. Karın ağrısı ve halsizlik devam. Fakat bizi odada tutar mı? Tabi ki hayır! O kadar yol gelmişim  hayatta da eksik kalmam. İlaçları da atıyoruz çantaya ve artık yoldayız.


Güney İzlanda turu aslında 300km gidiş- 300km de aynı yoldan dönüş şeklinde bir rota takip ediyor. Buzullara kadar iniyorsun. Fakat buzullara giriş için minimum yaş 10 olduğu için
göz görmeyince gönül katlanır diyerek oraya kadar gitmiyoruz. Vik kasabasına kadar gidip döneceğiz. Bu da toplamda 400km’lik bir yol. Fakat yolların durumu ve maksimum hız sınırı 80-90km ve zaman zaman 50km arasında değiştiği için bütün günü yolda geçiriyorsun. Öyle basayım da gideyim dersen ya kaza yaparsın ya da 10.000euro gibi bir ceza ödersin. İyi düşün!

Geceyi uyumadan geçirdiğim için yolda uyuyakalıyorum. Mira da yorgun. O da uyuyor. Geleli 3 gün oldu  gezmekten ve ışık kovalamaktan uyumaya pek vakit kalmadı tabi. İlk durağımız Selfoss Şelalesi. Etrafın yemyeşil olduğu dönemde nefis fotoğraf veren bir yer burası. Şelalenin arkasına geçip fotoğraf çekimi de yapabiliyorsunuz. Şelalenin hemen yanında merdivenler var. Oraya çıkıp şelalenin arkasını tepeden görebiliyorsun. Bizim gittiğimiz dönemde o merdivenler şelaleden sıçrayan sulardan dolayı tamamen buz tutmuştu. Çıkmayı deneyen bir kaç kişi oldu da çıkamadılar. 1 kişi çıktı, gördüm. O da inerken çok zorlandı. Poposunun üstüne oturdu kaya kaya indi. Sırıksıklam tabi:) Biz yakınına bile gitmeyi denemedik. Benim zaten hala halim yok. Arabayı da tam karşısına park etmişiz. Zaten geniş açıdan seyredebiliyoruz. Hem popo ısıtıcılarımız da açık! Mira arabadan dahi inmek istemiyor. Biz Özgür’le inip bir fotoğraf çektirdik (yerler cam gibi, dururken bile kayıyorsun!) ve aynen arabaya atlayıp yolumuza devam ettik. Ben o arada mide bulantısı için 1 tane daha ilaç aldım. Daha iyiyim ama hala tamamen toparlamadım.

 

Sonraki durağımız Skogafoss Şelalesi. Güneye doğru ilerledikçe güneş yüzünü göstermeye başlıyor. Şelaleye vardığımızda bizi kocaman bir gökkuşağı karşılıyor. Manzara harika. Hemen arabadan iniyoruz. Mira gökkuşağını yakalamak için koşmaya başlıyor. Tabi ki koşamıyor. Yerler tabi ki buz! Hemen duruyor. Buzlar ülkesindeyiz ve buzulları göremiyoruz ama buzun her derdini çekiyoruz maşallah.  Zaten yine soğuktan kaçacak delik arayan çocuğum gökkuşağına el sallayarak babasıyla arabaya geri dönüyor. Çocukla seyahat ederken daha önce de demiştim teslim olman gereken yeri bileceksin, kabulleneceksin. Seve seve yani 🙂 Anne fotoğraf nöbetinde. Şelalenin yanında merdivenler var. Bakınca ürkütücü görünüyor. Dik ve yüksek merdivenler. Çıkanlar var ama sayıları az. Yine kar mevsimi dışında gelirseniz buraya çıkın ve yürüyüş yapın diyorum. Tembellik etmeyin yani. Okuduklarımdan biliyorum ki şahane manzaraları olan yürüyüş yolu var. Yeşile doyuran türden. Zaten İzlanda’ya kış döneminde geliyorsanız bence en önemli olayınız kuzey ışıkları ve buzullar. O yüzden bazı yerleri atlamayı göze almanız gerekebilir ya da gerekmez sizin maceraperestliğinize kalmış.

Fotoğraf ve video çekimlerini tamamlayıp arabaya dönüyorum. 

Bas gaza Özgür istikamet: Vik.
Vik mini minnacık bir kasaba. Toplamda 200 kişi falan yaşıyormuş zaten. Siyah kumsalları ile ünlü. Arabayı sahile çekiyoruz. Kuytuda kaldığımız için rüzgarsız ve güneşli havanın tadını çıkarıyoruz. Geldiğimizden beri yapamadığı şeyi yapıyor Mira. Koşuyor! Hem de üşümeden. Bu sahilden 3-4 tane siyah volkanik taş atıyoruz çantamıza. 1 tane de deniz kabuğu. Eve dönünce hatıra heykelciği yapacağız. Kayalara tırmanıp fotoğraf çekiyoruz. Arabaya binip yola devam etmeden önce bir kere daha kusuyorum ve böylece sistemdeki son ‘yabancı maddeyi’ de atarak arınıyorum. Artık daha iyiyim. Hatta o kadar iyiyim ki acıktığımı hissediyorum. Ben kusarken Mira da ‘giyinmeeeemm’ krizlerinden birini daha atlatıyor. Çok şenlikliyiz şekerim. Özgür’e yazık. Adam İzlanda’ya gelmiş kadın kusuyor, kız giyinmem diye çığlık atıyor…
Black Sand Beach’e doğru devam ediyoruz. Böylece dönüş yoluna da geçmiş oluyoruz. Vik’teki siyah plajın hemen diğer tarafı. Piyano tuşlarını andıran kayalar, siyah kumsal, denizin ortasında dimdik siyah kayalar… Kayalara tırmanma, kıyıya vurmuş kocaman bir ölü balık inceleme, doğal oluşum kocaman oyuklarda mağaradaayyızzz oynamaca ve güneş… Bizim için Vik’in özeti bu. Tehlikeli ve sinsi dalgalarıyla meşhur bu sahil. Bir anda yükselen dalgalar sizi yutabilir, dikkat edin diyor tabelalar. Yakın zamanda bir turistin ölümüne sebep olmuş hatta. Adamlar da ibret-alem olsun diye fotoğrafını bile koymuşlar tabelaya. Şakası yok diyor!

Burada 1 tane minik lokanta harici bir şey yok. Turların yemek için mola noktalarından biri. Bizim de yemeklerimiz yanımızda. Türkiye’den getirdiğimiz konservelerimiz 🙂 Bu da bizim için bir ilk. Daha önce hiç bir seyahate konserve götürmemiştik yanımızda. Öğrencilik dönemimiz de dahil. Yanımızda kamp tabaklarımız, çatallarımız ve bardaklarımız da hazır. Açıyoruz konserveleri (taze fasulye ve barbunya) ekmeğimiz de hazır. Yok yahu onu da Türkiye’den getirmedik, buradan marketten aldık. Ekmeği bandıra bandıra taze fasülye yiyoruz ayol elin İzlanda’sında. Buyrun videosunu izleyin zaten daha fazla söze gerek kalmayacak.

Karnımızı doyurup üstüne birer bardak çayımızı içiyor. Mira için de sıcak çikolatamız var pek tabi. Karnımız tok, sırtımız pek, arabamız sıcak, müziğimiz güzel. Koyun diğer tarafı, turun bir sonraki durak noktası olan Dryholaey’e doğru devam ediyoruz. Tam koydan çıkarken o meşhur, yeleli İzlanda atlarını görüyoruz. Çek arabayı sağa Özgür, at seveceğiz. Ben tırstım besleyemedim ama Özgür elmaları elleriyle besledi. Mira da sevdi. Fotoğraf çektik, hoşça kalın atlar diyerek arabaya atladık.

Volkanik hareketlerle oluşmuş doğa harikası bir bölge Dryholaey. ‘Sana tepeden baktım İzlanda’ diyerek arabamıza atlıyor ve dönüşe geçiyoruz.

Otele vardığımızda hava kararmıştı. Biraz dinlenip yine ışık kovalamaya çıkıyoruz. Şanslıyız. Arabamızda sıcak sıcak oturrarak Grotta’da ışıkları izliyoruz. Bir anda belirmeye başlıyorlar. Büyüleyici. Çok profesyonel fotoğraflar çekemesek de bizim için şahane olan şu fotoğrafı çekmeyi başarıyoruz ve odamıza gidip uyuyoruz.

 

Reklamlar

İZLANDA 1. GÜN (01 Mart 2017)

Beklenen varış saatinden yaklaşık 30dk önce iniş yapıyoruz alana. 1 tane kabin bagajımız var. 2 tane de bagaja teslim ettiğimiz valizimiz var. Hani olur da valizler falan aktarmada kaybolur ve elimize geç ulaşırsa diye kar tulumları, termal içlikler  ve fotoğraf makinesi-tripod gibi olmazsa olmaz eşyalarımızı yanımıza aldık. Bagajlarımız eksiksiz olarak geldi ama olsundu garantiye almak önemliydi. Kuzey Işıklarını kovalayacaktık ne de olsa…

Alanda arabayı kiraladığımız şirketin görevlisi bizi ve diğer müşterileri karşıladı (yaklaşık 20dk kadar geç ve üstünde sadece kısa kollu bir t-shirt ile geldi) ve arabaları teslim alacağımız ofise gitmek üzere servise bindirdi bizleri. Yola çıktık. Buzlu ama güneşli İzlanda yollarında ilerliyoruz artık. Biz gelmeden 3 gün önce çok ciddi bir kar fırtınası olmuş ve tüm yollar kapanmış.

Ofis alandan yaklaşık 5-6dk’lık araba mesafesinde. Özgür valizlerle ilgilenirken ben de işlemleri başlatıyorum. Sürücü olarak ben görünüyordum ve fakat bizim arabanın büyüklüğünü ve yollardaki buzu görünce Özgür’ü şoför yapmaya karar verdik. Benim o yollarda tecrübem yok ve açıkçası 2. şoför için de ekstra bir para ödemek istemiyoruz. Hem Özgür için ‘oyuncak’ gibi bir şey o kiraladığımız araba. Erkek işte şekerim araba dedinmi kanları bir başka akıyor. Hele ki böyle modifiye edilmiş kamyon gibi bir arabayı o yollarda kullanma fikri… Bu topraklarda araba kullanmanın farklı kuralları da var. İklim gereği. Meşhur rüzgarları var mesela arabanın kapılarını uçuran cinsten. Şuraya yazdım onu ayrıca. İsteyeni oraya alalım. Neyse lafı uzatmayayım. Arabayı teslim aldık ve yola çıktık. Keflavik havaalanından Reykjavik merkeze 40dk falan sürüyor. Otele gitmeden önce meşhur Blue Lagoon’a gitmeye karar veriyoruz. Bize çok vakit kazandırıyor. Yarım gün kadar. Yoksa başka bir gün tekrar buraya dönüş yapmamız gerekecekti. Giriş için çok önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor burası için. Termal Spa ve renginden dolayı pek meşhur. Her turistin mutlaka uğradığı bir yer. Bizim rezervasyonumuz yok. Yer yoktu çünkü. Zaten de jeotermal havuza daha doğal bir ortamda, o kadar da turistik olmayan bir yerlerde girmek istiyoruz. Fakat buralara kadar gelmişken burayı da görmeden olmaz diyerek direksiyonumuzu Blue Lagoon’a doğru çeviriyoruz.

Arabayı park edip etrafı keşmetmeye başlıyoruz. Gitmeden önce okumuşuz. Biliyoruz ki içine girmeden de fotoğraf çekip mekanı görebiliyoruz. İlk gördüğümüz binanın etrafını dolaşıyoruz. Taşlara falan tırmanıyoruz ama hiç bir şey görmüyoruz. Ben keşfe çıkıp kayalardan atlaya atlaya o binanın arkasına geçiyorum. Masmavi bir havuz ve içinde 2 tane asyalı…Küçücük bir yer. O arada Özgür’le Mira’da geliyor yanıma. Bizde bir hayal kırıklığı. Bir de arabayı park ettikten sonra oraya gelene kadar hatırı sayılır bir mesafe yürümüşüz. Soğuk. Üşüyoruz. Ben diyorum ki ‘yok ya burası olamaz’ Özgür diyor ki ‘ama renk aynı, tabelada Blue Lagoon yazıyor’. Asyalı çift bize bakıyor. Biz onlara bakıyoruz. Onlar cıbıl cıbıl, sıcacık suda romantik anlar yaşıyorlar. Bizse paralel evrenden ışınlanmış gocuklu-bereli sapıklar gibi havuzun etrafından dolaşmış onlara bakıyoruz. Herkes şaşkın! Sonra anlıyoruz ki orası Blue Lagoon’un yanındaki otelmiş. Biz de otelin havuzuna arkadan tırmanmışız. Hakkatten de sapık gibi bi şeyiz yani o anda 🙂 Olsun ama di mi? Turist olmanın bir kredisi var…

Otel yanındaki yoldan yürüyen fotoğraf makineli insanlar görüyoruz. ‘heh! elinde 1m uzunluğunda fotoğraf makinesi olan asyalı yanlış yere gidiyor olamaz, takılın peşine’. Zavallı Mira o arada titriyor. Önümüzde başka bir yapı görünüyor artık. Oraya kadar 600m falan yürümemiz gerekiyor. Havanın kararmasına da az kalmış. E bir de dönüşü var bu işin. Bu bizi durduruyor mu peki? Tabi ki hayır tatlım! Devam… Manzara şahane. Uzaktan görünen jeotermal işletmelerin dumanları, kayalıklar, küçük ve buz tutmuş göller ve o durgun sudaki karlı dağların yansımaları… Sonunda o büyük binanın yanına geliyoruz ve anlıyoruz ki Blue Lagoon orasıymış. O kadar da çemkirdiydik bu İzlanda’lılar da turizmden hiç anlamıyor diye.  Turizmden anlıyorlar ama tabela ve yönlendirme konusunda çok başarısızlar. Sonraki günlerde de bunu teyid ettik.

Blue Lagoon yazan binayı görüyoruz. Hemen yanındaki otoparkı ve turist kalabalığını da görünce anlıyoruz ki tamamen yanlış taraftan giriş yapmışız 🙂 Asıl giriş ve otopark tabi ki binanın girişinin dibindeymiş. Özgür görünmez pelerinini şöyle bir savuruyor ve süper kahraman edasıyla geldiğimiz yolu aynen geri gidip arabayı bu otoparka getirmek üzere bizi hediyelik eşya ve bagaj odasının olduğu binaya bırakıyor. O yolu Mira’nın geri yürümesinin zaten pek imkanı yok. Çocuğun rengi değişti ayol soğuktan. Kolay değil 4,5 yaşındaki çocuk için ki uzun süre yürüyen, tırmanan bir çocuk. Saat oldu 17:00. Türkiye saatine göre 20:00. Mira’nın uyku saati geldi yani. Sabah 5’den beri de yolda. Pil bitti de seyahat heyecanıyla ittire ittire duruyor ayakta.

Özgür arabayı getiriyor. Otoparka koyuyor. Biz de onu beklerken boş durmadık herhalde. Araştırmamızı yaptık. Öğrendik ki havuzun yanına kadar gidip fotoğraf çekebiliyoruz. Giriş ücreti falan da vermeden. Hemen atıyoruz kendimizi havuz dibine. Aldık yine arkamıza cıbıl insanları, üstümüzde koca montlar ve kafamızda bereler, ayaklarda kar botları ile hatıra pozlarımızı verdik. Blue Lagoon’la da fotoğrafmız oldu mu? Oldu işte.



Hemen çıkıp arabaya atlıyoruz ve gün batmak üzereyken otele doğru yola çıkıyoruz. Mira arkada uyuyakalıyor. Acıktım diye diye. Biz de açız. Sandviçlik malzeme almamız lazım ki geceyi atlatalım. Reykjavik merkezdeki marketler 18:00’da kapanıyor diye okumuştuk (ki sonra bunu da yalanladık. 21:00’e kadar açık olanları da var). Yol üstünde Kronan diye bir market görüyoruz. ‘Hemen çek arabayı oraya Özgür’. Özgür arabayı çekiyor. Ben iniyorum. Market kapalı. Hop gerisin geri arabaya biniyor ve yola devam ediyoruz. Bir Kronan daha görüyoruz yolda. Açık. Ben iniyorum. Sandviç ekmeği, jambon atıyorum sepete. Peynir reyonuna bir geliyorum. Abboo o ne öyle en ucuz peynir paketi 15$. Girişte başka bir promosyon görmüştüm. Bütün tavuk çevirme ve 2lt’lik kola ya da su 15$. Doğal olarak peyniri ve jambonu bırakıp ekmek ve o tavuğu alıp arabaya atlıyorum. Offf koltuk ısıtması olan araba ne şahane şeymiş arkadaş. Sayesinde popomu tekrar hissediyorum. O kadar açım ki dayanamıyorum ve o tavuğu açıp bildiğin 10 parmak dalıyorum arabada. Evet çocuğum aç uyudu ve fakat ne diyorlar ‘önce kendi maskenizi sonra çocuğunuzun maskesini’. Uyanınca yer. Çok açsa da uykusundan uyanır zaten diye vicdanımı  susturuyorum.

Otele vardığımızda saat 20 civarı olmuştu. Mira’yı aynen taşıyıp yatağa attık ve sabaha kadar da uyanmadı. Aç aç uyudu. Bizse kalan tavuğu otel odasında yedik-yuttuk. Hayatımızda yediğimiz en lezzetli de tavuk çıktı. Üstüne de birer çay içip biz de attık kendimizi yatağa.

Sabah 4 civarı Mira uyandı ve bizi uyandırdı. Çünkü onun metabolizmasına göre saat sabahın 7’si olmuştu bile. Zaten bizi de pek uyku tutmamıştı. Fırsat bu fırsat diyerek çektik kar tulumlarını üstümüze, merkeze yakın ve Kuzey Işıkları’nı görebileceğimiz bir yere gittik. Grotta. İlk gün kıyağı yaptı evren bize. Yemyeşil ışıkları gördük ve bizim için dans edişlerini izledik.  O günden sonra dans eden hallerine denk gelmedik zaten. Hep sabit gördük. Bak gördün mü çocukla gezmenin faydalarını?!

Otel kahvaltısı 6’da başlıyordu. 6’da attık kendimizi kahvaltı salonuna. Uzuun ve sıcak bir kahvaltı yaptık. Artık Golden Circle Turu’nu yapmak üzere yola çıkmaya hazırız.Özgür’ün mide ve bağırsaklar alarm halinde. Sabahtan beri bir huzursuzluk var. O yüzden yola çıkmadan önce onu biraz dinlenmeye alıyoruz. Onlar baba-kız odada takılırken ben de merkezdeki turizm ofisine gid. Haritaları ve bilgileri aldım. Karşıdaki masadan yol durumunu kontrol ettim ve otele geri döndüm. Özgür de iyi. Sandviçlerimiz, termosumuzda sıcak suyumuz, çaylarımız ve sıcak çikolatalarımız, çubuk krakerlerimiz, top keklerimiz  ve biz yola çıkıyoruz… Devamı için 2. gün yazısında görüşmek üzere…

Bir kaç tane fotoğraf ve video ekledim. Videoda yanlış girdiğimiz yolu göreceksiniz.