İZLANDA 3. GÜN (GÜNEY İZLANDA 03 Mart 2017)

Önceki gün Özgür’ün midesi kötüydü, dün geceyi de ben kötü geçirdim. İshal ve kusma ile geçti gecem. Yorgun ve karın ağrısı ile uyanıyorum (neredeyse hiç uyumadım aslında). Kusma ve ishal yok ama halsizlik ve midede mutsuzluk baki. Allahtan yanımızda ilaç var. Hemen ishal ve kusma için birer ilaç alıyorum.
Gene gün ağırmadan kalktık. Güya ışık kovalamaya gidecektik fakat benim bu halde çıkmam mümkün değil. Toparlanmam lazım. Odada biraz dinlenmeye alıyoruz kendimizi. Kahvaltı saati gelince de kahvaltıya iniyoruz. M
ira çok sevdi buranın kahvaltısını. Açık büfeden elinde tabağı ‘onu isterim, bundan da koy’ demek, kendi boyunun erdiği yerden meyve suyunu doldurmak hoşuna gitti. Geldiğimizden beri de ‘açım’ diye dolanıyor. Ocağımıza incir ağacı dikecek köfte:) Soğuk ve uykusuzluk iştah açtı zaar. Metabolizma savunma moduna geçti, depoları fazla fazla dolduruyor. Kızarmış ekmek, peynir ve çaydan başka bir şey yiyemiyorum. Midem almıyor. Saat 10:30′a kadar da odadan çıkamıyoruz zaten. Vücudumun savaştığı şey her neyse onu tamamen sistemden attığından emin olmam lazım ki yollarda perişan olmayalım 🙂 Elin İzlanda’sında altıma etmenin bi alemi yok di mi ama?
11:00 gibi de ishal ve kusmanın tamamen bittiğinden emin olunca yola çıkıyoruz. Karın ağrısı ve halsizlik devam. Fakat bizi odada tutar mı? Tabi ki hayır! O kadar yol gelmişim  hayatta da eksik kalmam. İlaçları da atıyoruz çantaya ve artık yoldayız.


Güney İzlanda turu aslında 300km gidiş- 300km de aynı yoldan dönüş şeklinde bir rota takip ediyor. Buzullara kadar iniyorsun. Fakat buzullara giriş için minimum yaş 10 olduğu için
göz görmeyince gönül katlanır diyerek oraya kadar gitmiyoruz. Vik kasabasına kadar gidip döneceğiz. Bu da toplamda 400km’lik bir yol. Fakat yolların durumu ve maksimum hız sınırı 80-90km ve zaman zaman 50km arasında değiştiği için bütün günü yolda geçiriyorsun. Öyle basayım da gideyim dersen ya kaza yaparsın ya da 10.000euro gibi bir ceza ödersin. İyi düşün!

Geceyi uyumadan geçirdiğim için yolda uyuyakalıyorum. Mira da yorgun. O da uyuyor. Geleli 3 gün oldu  gezmekten ve ışık kovalamaktan uyumaya pek vakit kalmadı tabi. İlk durağımız Selfoss Şelalesi. Etrafın yemyeşil olduğu dönemde nefis fotoğraf veren bir yer burası. Şelalenin arkasına geçip fotoğraf çekimi de yapabiliyorsunuz. Şelalenin hemen yanında merdivenler var. Oraya çıkıp şelalenin arkasını tepeden görebiliyorsun. Bizim gittiğimiz dönemde o merdivenler şelaleden sıçrayan sulardan dolayı tamamen buz tutmuştu. Çıkmayı deneyen bir kaç kişi oldu da çıkamadılar. 1 kişi çıktı, gördüm. O da inerken çok zorlandı. Poposunun üstüne oturdu kaya kaya indi. Sırıksıklam tabi:) Biz yakınına bile gitmeyi denemedik. Benim zaten hala halim yok. Arabayı da tam karşısına park etmişiz. Zaten geniş açıdan seyredebiliyoruz. Hem popo ısıtıcılarımız da açık! Mira arabadan dahi inmek istemiyor. Biz Özgür’le inip bir fotoğraf çektirdik (yerler cam gibi, dururken bile kayıyorsun!) ve aynen arabaya atlayıp yolumuza devam ettik. Ben o arada mide bulantısı için 1 tane daha ilaç aldım. Daha iyiyim ama hala tamamen toparlamadım.

 

Sonraki durağımız Skogafoss Şelalesi. Güneye doğru ilerledikçe güneş yüzünü göstermeye başlıyor. Şelaleye vardığımızda bizi kocaman bir gökkuşağı karşılıyor. Manzara harika. Hemen arabadan iniyoruz. Mira gökkuşağını yakalamak için koşmaya başlıyor. Tabi ki koşamıyor. Yerler tabi ki buz! Hemen duruyor. Buzlar ülkesindeyiz ve buzulları göremiyoruz ama buzun her derdini çekiyoruz maşallah.  Zaten yine soğuktan kaçacak delik arayan çocuğum gökkuşağına el sallayarak babasıyla arabaya geri dönüyor. Çocukla seyahat ederken daha önce de demiştim teslim olman gereken yeri bileceksin, kabulleneceksin. Seve seve yani 🙂 Anne fotoğraf nöbetinde. Şelalenin yanında merdivenler var. Bakınca ürkütücü görünüyor. Dik ve yüksek merdivenler. Çıkanlar var ama sayıları az. Yine kar mevsimi dışında gelirseniz buraya çıkın ve yürüyüş yapın diyorum. Tembellik etmeyin yani. Okuduklarımdan biliyorum ki şahane manzaraları olan yürüyüş yolu var. Yeşile doyuran türden. Zaten İzlanda’ya kış döneminde geliyorsanız bence en önemli olayınız kuzey ışıkları ve buzullar. O yüzden bazı yerleri atlamayı göze almanız gerekebilir ya da gerekmez sizin maceraperestliğinize kalmış.

Fotoğraf ve video çekimlerini tamamlayıp arabaya dönüyorum. 

Bas gaza Özgür istikamet: Vik.
Vik mini minnacık bir kasaba. Toplamda 200 kişi falan yaşıyormuş zaten. Siyah kumsalları ile ünlü. Arabayı sahile çekiyoruz. Kuytuda kaldığımız için rüzgarsız ve güneşli havanın tadını çıkarıyoruz. Geldiğimizden beri yapamadığı şeyi yapıyor Mira. Koşuyor! Hem de üşümeden. Bu sahilden 3-4 tane siyah volkanik taş atıyoruz çantamıza. 1 tane de deniz kabuğu. Eve dönünce hatıra heykelciği yapacağız. Kayalara tırmanıp fotoğraf çekiyoruz. Arabaya binip yola devam etmeden önce bir kere daha kusuyorum ve böylece sistemdeki son ‘yabancı maddeyi’ de atarak arınıyorum. Artık daha iyiyim. Hatta o kadar iyiyim ki acıktığımı hissediyorum. Ben kusarken Mira da ‘giyinmeeeemm’ krizlerinden birini daha atlatıyor. Çok şenlikliyiz şekerim. Özgür’e yazık. Adam İzlanda’ya gelmiş kadın kusuyor, kız giyinmem diye çığlık atıyor…
Black Sand Beach’e doğru devam ediyoruz. Böylece dönüş yoluna da geçmiş oluyoruz. Vik’teki siyah plajın hemen diğer tarafı. Piyano tuşlarını andıran kayalar, siyah kumsal, denizin ortasında dimdik siyah kayalar… Kayalara tırmanma, kıyıya vurmuş kocaman bir ölü balık inceleme, doğal oluşum kocaman oyuklarda mağaradaayyızzz oynamaca ve güneş… Bizim için Vik’in özeti bu. Tehlikeli ve sinsi dalgalarıyla meşhur bu sahil. Bir anda yükselen dalgalar sizi yutabilir, dikkat edin diyor tabelalar. Yakın zamanda bir turistin ölümüne sebep olmuş hatta. Adamlar da ibret-alem olsun diye fotoğrafını bile koymuşlar tabelaya. Şakası yok diyor!

Burada 1 tane minik lokanta harici bir şey yok. Turların yemek için mola noktalarından biri. Bizim de yemeklerimiz yanımızda. Türkiye’den getirdiğimiz konservelerimiz 🙂 Bu da bizim için bir ilk. Daha önce hiç bir seyahate konserve götürmemiştik yanımızda. Öğrencilik dönemimiz de dahil. Yanımızda kamp tabaklarımız, çatallarımız ve bardaklarımız da hazır. Açıyoruz konserveleri (taze fasulye ve barbunya) ekmeğimiz de hazır. Yok yahu onu da Türkiye’den getirmedik, buradan marketten aldık. Ekmeği bandıra bandıra taze fasülye yiyoruz ayol elin İzlanda’sında. Buyrun videosunu izleyin zaten daha fazla söze gerek kalmayacak.

Karnımızı doyurup üstüne birer bardak çayımızı içiyor. Mira için de sıcak çikolatamız var pek tabi. Karnımız tok, sırtımız pek, arabamız sıcak, müziğimiz güzel. Koyun diğer tarafı, turun bir sonraki durak noktası olan Dryholaey’e doğru devam ediyoruz. Tam koydan çıkarken o meşhur, yeleli İzlanda atlarını görüyoruz. Çek arabayı sağa Özgür, at seveceğiz. Ben tırstım besleyemedim ama Özgür elmaları elleriyle besledi. Mira da sevdi. Fotoğraf çektik, hoşça kalın atlar diyerek arabaya atladık.

Volkanik hareketlerle oluşmuş doğa harikası bir bölge Dryholaey. ‘Sana tepeden baktım İzlanda’ diyerek arabamıza atlıyor ve dönüşe geçiyoruz.

Otele vardığımızda hava kararmıştı. Biraz dinlenip yine ışık kovalamaya çıkıyoruz. Şanslıyız. Arabamızda sıcak sıcak oturrarak Grotta’da ışıkları izliyoruz. Bir anda belirmeye başlıyorlar. Büyüleyici. Çok profesyonel fotoğraflar çekemesek de bizim için şahane olan şu fotoğrafı çekmeyi başarıyoruz ve odamıza gidip uyuyoruz.

 

İZLANDA 2. GÜN-GOLDEN CIRCLE TURU (02 Mart 2017)

Bugün planımız Golden Circle turunu yapmak. İzlanda’daki en turistik turlardan biri. Otobüsle 8-9 saatte yapılan bir tur. Biz arabayla daha hızlı ilerleyebiliriz diye düşündüğümüz için ağırdan alıyoruz. Saat 10 gibi yola çıkıyoruz.

Yollar buzlu. Fakat arabalar donanımlı olduğu için sıkıntısız ilerliyor trafik. Yol üstünde ilk gözlem noktasında duruyoruz. Dağlar, göller ve çayır çimenlerin olduğu bir nokta. Her yer kar olduğu için biz İzlanda’nın farklı bir yüzünü görüyoruz. Yer, gök, bulutlar, donmuş göller ve karla kaplı dağlar birbirine karışmış. Güneş ışıkları da öyle bir açıyla düşüyor ki  hangisi nerede başlıyor, nerede bitiyor anlaşılmıyor. Sanki uçak penceresinden aşağıya bakıyoruz gibi bir his…

img_7966

Fotoğraf çekip manzaranın ve güneşin tadını çıkardıktan sonra yola devam. Golden Circle turunun ilk durak noktası olan Thingvellir Ulusal Parkı’nda duruyoruz. Park 2004 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi içinde yer alıyor. Hava çok soğuk ve karlı ve hatta zemin de buzlu olduğu için parkın içindeki uzun yürüyüş rotalarını yapmadık. Tepeden kiliseyi gördük, manzaranın tadını çıkardık. Yaz döneminde ya da kışın ve küçük çocuksuz gidiyorsanız park içindeki yürüyüş rotalarını değerlendirmenizi öneririm.

Biz arabayla park içinde devam ettik. Amacımız Silfra’yı görmek. 2 kıtanın ayrıldığı, dünyanın en temiz suyu ünvanını almış bölgede dalış yapan insanları seyretmek. Burada dalış yapmak için mutlaka bir tura dahil olmanız, gerekli izinleri onların halletmiş olması gerekiyor. Öyle elini kolunu sallayarak ‘şurada iki çimeyim de hayatıma fiyakalı bir deneyim katayım’ diyemiyorsun yani. Gördüğümüz ilk park alanına çektik arabayı. Etraf dalış yapacak gruplarla dolu. Dalış tüpleri, kıyafetleri, şınorkel, gözlük ve paletler havada uçuşuyor ve fakat bizim araçtan başka da bir araba yok ortalarda. Hep dalış ekiplerinin arabaları. Meğer bu otopark sadece bu ekiplerin araçlarına ayrılmış. Özgür bizi indiriyor ve arabayı diğer otoparka bırakmak üzere ayrılıyor. Mira ve ben dalış noktasına doğru ilerliyoruz. O anda bir bakıyoruz ki Özgür geri geliyor arabayla.

‘Ee ne oldu??’

‘ Otopark çok uzakta, yürünmez o yol. Siz gidin ben arabayla buralarda dolanıp sizi beklerim’.

300-400 m kadar yürümek gerekiyor. Mira donmuş karlardan oluşmuş doğal ‘topa’ vura vura arkamdan geliyor:) Oyuna ve serbest hareket etmeye ihtiyacı var belli. Bir yandan da üşüyor ama o da belli. Dalış yapılan noktaya geliyoruz. Hava soğuk ve suyun sıcaklığı 2-3 derece falan. Millet ya delirmiş ya da üşüme genlerini aldırmış ya da hepsi Kuzey Avrupa’dan falan olsa gerek. Biraz durup dalan ekipleri seyrediyoruz  Mira’yla. Önde liderleri yavaş yavaş giriyorlar. Diğer taraftan da dalışı tamamlamış üstünden akan suları yavaş yavaş donmaya bile başlamış insanlar geliyorlar. Suratlarından belli ki çok hoşlarına gitmiş ve vücutlarından da belli ki titriyorlar:) Girişi görmek isteyenler için aşağıya bir video koyuyorum.


Silfra sonrası arabaya atlayıp yola devam ediyoruz. Sıradaki durak Geysir gayzer bölgesi. Biz oraya varana kadar Mira arabada uyuyakalıyor. Arabayı otoparka çekip bekliyoruz. Bekliyoruz ama Mira’da kıpırtı yok. Ağzı açık uyuyor. Daha fazla zaman kaybetmeyip bir sonraki durağımıza doğru yola devam ediyoruz. Gulfoss Şelalesi. 2 nokta birbirine çok yakın olduğu için Gulfoss sonrası Geysir’e geri döneriz diye düşünüyoruz. Şelaleye geldiğimizde araba durur durmaz Mira uyanıyor. ‘Şelaleye geldik Miroooşş’ diye heyecanlandırıp, uykusunu açmaya çalışıyoruz. Heyecanlanıyor da. Arabanın kapıları açılana kadar. Hani bizi uyardıkları o meşhur İzlanda rüzgarı vardı ya. Heh işte onun minnak haliyle tanıştık. Seyahat boyunca en rüzgarlı yer orası oldu. Zaten şelaleyi görmüş, arabalarına dönen insanları görünce nereye doğru yol aldığımızı hafiften hissettik. Millet kendini öyle bir sarıp sarmalamış ki sadece gözleri görünüyor. Bir de ayakkabılarının altına taktıkları zincirleri dikkatimizi çekiyor. Buz pateni pisti gibi yerler. Kayıyoruz. Dikkatli ilerlemek gerek. Fakat soğuk rüzgar insanın feleğini şaşırtıyor. Özgür’le aynı anda ‘Laan bu rüzgar insanı yüz felci eder’ diyoruz. Etmiyor. Sadece sümüklerini akıtıyor:) Her turistin burnundan akan şeffaf suyun donmak üzere olduğunu görüyoruz. Biz mi? Türk’lerin sümüğü falan akmaz bi kere taaam mı?!

Şelaleyi tepeden izleyebileceğimiz noktaya geliyoruz.

Mira soğuktan dolayı huysuz. Kalın giyinmek de istemediği için zibidi gibi eldivensiz, kar tulumsuz dolanıyor ve doğal olarak donuyor. E giyin evladım! Yok giyinmez. Neden ? Çünkü rahatsız… Çocukla gezmenin ‘eğlencesi’ işte!

  • Şelaleye bak Mira! Nasıl güzel.
  • O kadar da büyük değilmiş! Bizim diğer seyahatte gördüğümüz şelale gibi değilmiş ( ve suratını asıyor)

Haspam! İguazu’yu gördüğü için bu kesmedi onu. Fotoğraf çektirmeyi başarıyoruz ama. Önemli olan da o 🙂


Şelale 2 bölümden oluşuyor. 1. bölüm 11m, 2. bölüm 21m yükseklikten düşüyor. Suyun sesi, görüntüsü falan doğanın karşısında insanevladının hiçliğini çok net hissettiriyor. Özgür ve Mira arabaya dönüyorlar. Ben donmak pahasına devam ediyorum. İlerliyorum. Fotoğraf ve video çekiyorum. Gözlem noktasıyla araba arası 300-400m falan var. Ayrıca şelaleyi alt kısımdan görebileceğiniz diğer bir gözlem noktası da var. Oraya ben de gitmedim. Hem çok üşüdüm hem de oraya inen merdivenler buzlu, gözüm yemedi. Bir de Mira arabada daha uzun süre öyle bekleyemez. Kriz çıkmadan yola devam edelim diye düşünüyorum. Çocukla seyahat etmenin dayanılmaz hafifliği…. Bazı noktalarda pes etmeyi bileceksin.

Buradan çıkıp Geysir’e geri dönüyoruz. Daha önce beklerden gördüğümüz ve gayzere daha yakın mesafede olan diğer otoparka bırakıyoruz arabayı. Gayzerin dibindeyiz. Çocukla gezmenin her zaman cefasını mı çekeceğiz? Sefasını da sürüyoruz arada:) Arabada oturduğumuz yerden bile görüyoruz patlayan Strokkur’u. Geysir gayzeri patlamıyor. Bölgenin en havalı gayzeri şu dönem Strokkur. Bölgeye girer girmez kendimizi bir film setinde hissediyoruz. Her yerden yükselen dumanlar, arada bir patlayan Strokkur. Büyülü bir ortam… Ben diğer gayzerleri geze geze ilerliyorum bölgede. Bizimkiler direkt büyük olanın yanına ilerliyorlar. Ben diğerlerini gezerken arada bir patlayışını uzaktan seyrediyorum. Sonra yavaş yavaş bizimkilerin yanına ilerliyorum. Onlara yaklaştıkça derinden bir ağlama sesi geliyor. Biraz daha yaklaşıyorum ve ‘rahat deeeeğiiilll’ seslerini duyuyorum. O arada millet gayzere kilitlenmiş. Kimisi fotoğrafını çekmek için hazır ol’da bekliyor, kimisi ağır çekimde yakalamak için kurmuş düzeneği nefes almadan, gözünü kırpmadan bekliyor. Herkes sessiz. Bir Mira’nın sesi çıkıyor. Kaçıııınn bölgede çocuk var! demişlerdir. Fakat kimse de dönüp bakmadı, gözleriyle bizi tenkit etmedi, ‘alın lan çocuğunuzu buradan’ demedi. O arada patlamayı videoya çekmeye çalışıyordum. Kaçırdım. Tabi ki Özgür ve Mira yine arabaya kaçtılar. Ben çekim nöbetine kaldım. Aldım elime telefonu, aldım ağır çekime.  Hesaplarıma göre yaklaşık 4-6dk’da bir de patlıyor bu Strokkur efendi. Hani öyle kendini naza çekme, günde 1-2 defa patlama gibi bir durumu yok. Tüm güzelliğini herkese doya doya gösteriyor. Durmaksızın arka arkaya patlıyor. Şovunu yapıyor. Herkese pozunu veriyor. Hazırım. Yavaş çekim moduna aldım, çekiyorum. İlk patlamayı yakaladım ama gayzer şöyle bi gücünü kuvvetini toplayıp da yükselemedi. 2 metreye bile çıkamadan fııss dedi indi. Azimliyim yavaş çekimde yakalayacağım. Geçtim başına, dakikaları hesapladım açtım yine yavaş çekimi. 2dk’ya yakın çekim yaptıktan sonra daha gayzer patlamadan çat(!) dedi kapandı telefon. Büyük makine de yanımda değil. Açmaya çalıştım çalıştım olmadı. Oysa ellerim donup kopacaktı soğukta eldivensiz çekmekten ayol:) Şarjı bitti sanırım… ve o yakalayamadığım gayzer nasıl yükseldi inanamazsın. 30-40m’ye falan çıktı. Diğer tarafta çekim yapanları ıslattı falan:) üzüldüm mü o anı yakalayamadım diye? Aslında ilk bir kaç saniye evet ama sonra düşündüm: bu güzelliği full konsantrasyon çıplak gözle izlemem gerekiyormuş demek. Evrenin kararı böyleyse tadını çıkaralım ( içine Polyanna kaçmıştı, ya başka n’apsındı). Pes edip arabaya dönüyorum. Telefonum soğuktan sapıtmış. Şarjı falan yerinde onu farkediyorum arabaya binince. (Videosunu aşağıda ekliyorum).

Yola devam ediyoruz. Golden Circle adı üstünde daire çizerek yaptığınız bir tur. Biz geldiğimiz yoldan geri dönerek daireyi tamamlamama kararı alıyoruz. Çünkü yol üstünde başka göreceğimiz bir yer kalmadı. Zaten yarın Güney İzlanda turunu yapacağız ve o eksik kalan yoldan gideceğiz. Bizim hedefimiz termal havuza girmek. Mira sabahtan beri ‘sıcak havuz’ sayıklıyor. Fontana Spa’ya gidiyoruz. Yaklaşık 2 saat kadar orada kalıyoruz. 3 derece havada 40 derecelik suya giriyoruz. Karşımızda göl ve dağ manzarası. Saunadan çıkanlar koşa koşa bu göle giriyorlar. O kadar yakınız. Mira havuzda ve denizde gözlük olmadan gözlerini açmayı ilk defa bu havuzda deniyor. Bu da böyle bir anı işte…

Sıcacık havuzdan çıkıp, giyinip, saçımızı başımızı kurutmak büyük lüks! Biz yol üstünde hiç bir işletmesi olmayan bir yerde girmek istiyorduk aslında termal sulara ama buraya gelip de o soğuğu görünce bunun bir hayal olduğunu anladık.

Arabaya atlayıp otele doğru dönüş yoluna geçiyoruz. Tam gün batımı saatindeyiz. Güneş öyle güzel batıyor ki o bembeyaz karları, bulutları  kırmızıya boyuyor. Arjantin’de sokakta denk geldiğimiz ve bayılıp hemen CD’sini aldığımız Todopoderoso’nun şarkıları bize eşlik ediyor. Dans ede ede devam ediyoruz… Mira sandviç yiyor ve hemen ardından uyuyor.

Otele vardığımızda bütün gün yol yapmış olmanın ve termal havuzun etkisiyle erkenden yatıyoruz. Ben odaya girer girmez kendimi yatağa atıyorum hatta. Midem rahatsız. Halsizim. Bir şey var ama dur bakalım gecem nasıl geçecek? Sabah erkenden ışık kovalamaya çıkacağız diye de plan yaptık….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

İZLANDA 1. GÜN (01 Mart 2017)

Beklenen varış saatinden yaklaşık 30dk önce iniş yapıyoruz alana. 1 tane kabin bagajımız var. 2 tane de bagaja teslim ettiğimiz valizimiz var. Hani olur da valizler falan aktarmada kaybolur ve elimize geç ulaşırsa diye kar tulumları, termal içlikler  ve fotoğraf makinesi-tripod gibi olmazsa olmaz eşyalarımızı yanımıza aldık. Bagajlarımız eksiksiz olarak geldi ama olsundu garantiye almak önemliydi. Kuzey Işıklarını kovalayacaktık ne de olsa…

Alanda arabayı kiraladığımız şirketin görevlisi bizi ve diğer müşterileri karşıladı (yaklaşık 20dk kadar geç ve üstünde sadece kısa kollu bir t-shirt ile geldi) ve arabaları teslim alacağımız ofise gitmek üzere servise bindirdi bizleri. Yola çıktık. Buzlu ama güneşli İzlanda yollarında ilerliyoruz artık. Biz gelmeden 3 gün önce çok ciddi bir kar fırtınası olmuş ve tüm yollar kapanmış.

Ofis alandan yaklaşık 5-6dk’lık araba mesafesinde. Özgür valizlerle ilgilenirken ben de işlemleri başlatıyorum. Sürücü olarak ben görünüyordum ve fakat bizim arabanın büyüklüğünü ve yollardaki buzu görünce Özgür’ü şoför yapmaya karar verdik. Benim o yollarda tecrübem yok ve açıkçası 2. şoför için de ekstra bir para ödemek istemiyoruz. Hem Özgür için ‘oyuncak’ gibi bir şey o kiraladığımız araba. Erkek işte şekerim araba dedinmi kanları bir başka akıyor. Hele ki böyle modifiye edilmiş kamyon gibi bir arabayı o yollarda kullanma fikri… Bu topraklarda araba kullanmanın farklı kuralları da var. İklim gereği. Meşhur rüzgarları var mesela arabanın kapılarını uçuran cinsten. Şuraya yazdım onu ayrıca. İsteyeni oraya alalım. Neyse lafı uzatmayayım. Arabayı teslim aldık ve yola çıktık. Keflavik havaalanından Reykjavik merkeze 40dk falan sürüyor. Otele gitmeden önce meşhur Blue Lagoon’a gitmeye karar veriyoruz. Bize çok vakit kazandırıyor. Yarım gün kadar. Yoksa başka bir gün tekrar buraya dönüş yapmamız gerekecekti. Giriş için çok önceden rezervasyon yaptırmak gerekiyor burası için. Termal Spa ve renginden dolayı pek meşhur. Her turistin mutlaka uğradığı bir yer. Bizim rezervasyonumuz yok. Yer yoktu çünkü. Zaten de jeotermal havuza daha doğal bir ortamda, o kadar da turistik olmayan bir yerlerde girmek istiyoruz. Fakat buralara kadar gelmişken burayı da görmeden olmaz diyerek direksiyonumuzu Blue Lagoon’a doğru çeviriyoruz.

Arabayı park edip etrafı keşmetmeye başlıyoruz. Gitmeden önce okumuşuz. Biliyoruz ki içine girmeden de fotoğraf çekip mekanı görebiliyoruz. İlk gördüğümüz binanın etrafını dolaşıyoruz. Taşlara falan tırmanıyoruz ama hiç bir şey görmüyoruz. Ben keşfe çıkıp kayalardan atlaya atlaya o binanın arkasına geçiyorum. Masmavi bir havuz ve içinde 2 tane asyalı…Küçücük bir yer. O arada Özgür’le Mira’da geliyor yanıma. Bizde bir hayal kırıklığı. Bir de arabayı park ettikten sonra oraya gelene kadar hatırı sayılır bir mesafe yürümüşüz. Soğuk. Üşüyoruz. Ben diyorum ki ‘yok ya burası olamaz’ Özgür diyor ki ‘ama renk aynı, tabelada Blue Lagoon yazıyor’. Asyalı çift bize bakıyor. Biz onlara bakıyoruz. Onlar cıbıl cıbıl, sıcacık suda romantik anlar yaşıyorlar. Bizse paralel evrenden ışınlanmış gocuklu-bereli sapıklar gibi havuzun etrafından dolaşmış onlara bakıyoruz. Herkes şaşkın! Sonra anlıyoruz ki orası Blue Lagoon’un yanındaki otelmiş. Biz de otelin havuzuna arkadan tırmanmışız. Hakkatten de sapık gibi bi şeyiz yani o anda 🙂 Olsun ama di mi? Turist olmanın bir kredisi var…

Otel yanındaki yoldan yürüyen fotoğraf makineli insanlar görüyoruz. ‘heh! elinde 1m uzunluğunda fotoğraf makinesi olan asyalı yanlış yere gidiyor olamaz, takılın peşine’. Zavallı Mira o arada titriyor. Önümüzde başka bir yapı görünüyor artık. Oraya kadar 600m falan yürümemiz gerekiyor. Havanın kararmasına da az kalmış. E bir de dönüşü var bu işin. Bu bizi durduruyor mu peki? Tabi ki hayır tatlım! Devam… Manzara şahane. Uzaktan görünen jeotermal işletmelerin dumanları, kayalıklar, küçük ve buz tutmuş göller ve o durgun sudaki karlı dağların yansımaları… Sonunda o büyük binanın yanına geliyoruz ve anlıyoruz ki Blue Lagoon orasıymış. O kadar da çemkirdiydik bu İzlanda’lılar da turizmden hiç anlamıyor diye.  Turizmden anlıyorlar ama tabela ve yönlendirme konusunda çok başarısızlar. Sonraki günlerde de bunu teyid ettik.

Blue Lagoon yazan binayı görüyoruz. Hemen yanındaki otoparkı ve turist kalabalığını da görünce anlıyoruz ki tamamen yanlış taraftan giriş yapmışız 🙂 Asıl giriş ve otopark tabi ki binanın girişinin dibindeymiş. Özgür görünmez pelerinini şöyle bir savuruyor ve süper kahraman edasıyla geldiğimiz yolu aynen geri gidip arabayı bu otoparka getirmek üzere bizi hediyelik eşya ve bagaj odasının olduğu binaya bırakıyor. O yolu Mira’nın geri yürümesinin zaten pek imkanı yok. Çocuğun rengi değişti ayol soğuktan. Kolay değil 4,5 yaşındaki çocuk için ki uzun süre yürüyen, tırmanan bir çocuk. Saat oldu 17:00. Türkiye saatine göre 20:00. Mira’nın uyku saati geldi yani. Sabah 5’den beri de yolda. Pil bitti de seyahat heyecanıyla ittire ittire duruyor ayakta.

Özgür arabayı getiriyor. Otoparka koyuyor. Biz de onu beklerken boş durmadık herhalde. Araştırmamızı yaptık. Öğrendik ki havuzun yanına kadar gidip fotoğraf çekebiliyoruz. Giriş ücreti falan da vermeden. Hemen atıyoruz kendimizi havuz dibine. Aldık yine arkamıza cıbıl insanları, üstümüzde koca montlar ve kafamızda bereler, ayaklarda kar botları ile hatıra pozlarımızı verdik. Blue Lagoon’la da fotoğrafmız oldu mu? Oldu işte.



Hemen çıkıp arabaya atlıyoruz ve gün batmak üzereyken otele doğru yola çıkıyoruz. Mira arkada uyuyakalıyor. Acıktım diye diye. Biz de açız. Sandviçlik malzeme almamız lazım ki geceyi atlatalım. Reykjavik merkezdeki marketler 18:00’da kapanıyor diye okumuştuk (ki sonra bunu da yalanladık. 21:00’e kadar açık olanları da var). Yol üstünde Kronan diye bir market görüyoruz. ‘Hemen çek arabayı oraya Özgür’. Özgür arabayı çekiyor. Ben iniyorum. Market kapalı. Hop gerisin geri arabaya biniyor ve yola devam ediyoruz. Bir Kronan daha görüyoruz yolda. Açık. Ben iniyorum. Sandviç ekmeği, jambon atıyorum sepete. Peynir reyonuna bir geliyorum. Abboo o ne öyle en ucuz peynir paketi 15$. Girişte başka bir promosyon görmüştüm. Bütün tavuk çevirme ve 2lt’lik kola ya da su 15$. Doğal olarak peyniri ve jambonu bırakıp ekmek ve o tavuğu alıp arabaya atlıyorum. Offf koltuk ısıtması olan araba ne şahane şeymiş arkadaş. Sayesinde popomu tekrar hissediyorum. O kadar açım ki dayanamıyorum ve o tavuğu açıp bildiğin 10 parmak dalıyorum arabada. Evet çocuğum aç uyudu ve fakat ne diyorlar ‘önce kendi maskenizi sonra çocuğunuzun maskesini’. Uyanınca yer. Çok açsa da uykusundan uyanır zaten diye vicdanımı  susturuyorum.

Otele vardığımızda saat 20 civarı olmuştu. Mira’yı aynen taşıyıp yatağa attık ve sabaha kadar da uyanmadı. Aç aç uyudu. Bizse kalan tavuğu otel odasında yedik-yuttuk. Hayatımızda yediğimiz en lezzetli de tavuk çıktı. Üstüne de birer çay içip biz de attık kendimizi yatağa.

Sabah 4 civarı Mira uyandı ve bizi uyandırdı. Çünkü onun metabolizmasına göre saat sabahın 7’si olmuştu bile. Zaten bizi de pek uyku tutmamıştı. Fırsat bu fırsat diyerek çektik kar tulumlarını üstümüze, merkeze yakın ve Kuzey Işıkları’nı görebileceğimiz bir yere gittik. Grotta. İlk gün kıyağı yaptı evren bize. Yemyeşil ışıkları gördük ve bizim için dans edişlerini izledik.  O günden sonra dans eden hallerine denk gelmedik zaten. Hep sabit gördük. Bak gördün mü çocukla gezmenin faydalarını?!

Otel kahvaltısı 6’da başlıyordu. 6’da attık kendimizi kahvaltı salonuna. Uzuun ve sıcak bir kahvaltı yaptık. Artık Golden Circle Turu’nu yapmak üzere yola çıkmaya hazırız.Özgür’ün mide ve bağırsaklar alarm halinde. Sabahtan beri bir huzursuzluk var. O yüzden yola çıkmadan önce onu biraz dinlenmeye alıyoruz. Onlar baba-kız odada takılırken ben de merkezdeki turizm ofisine gid. Haritaları ve bilgileri aldım. Karşıdaki masadan yol durumunu kontrol ettim ve otele geri döndüm. Özgür de iyi. Sandviçlerimiz, termosumuzda sıcak suyumuz, çaylarımız ve sıcak çikolatalarımız, çubuk krakerlerimiz, top keklerimiz  ve biz yola çıkıyoruz… Devamı için 2. gün yazısında görüşmek üzere…

Bir kaç tane fotoğraf ve video ekledim. Videoda yanlış girdiğimiz yolu göreceksiniz.

 

 

Lima (18-19 Şubat 2016)

Haftalardır büyük şehirden uzak, dağda-tepede, köyde-kasabada dolaştıktan sonra Lima’ya gelmek hiç hoşuma gitmedi açıkçası. Lima olmasa başka herhangi bir büyük şehir olsa da gitmeyecekti sanırım. Faturayı Lima’ya kesmeyeyim direkt olarak. Kalabalık, kaotik, berbat bir trafiği olan bir şehir. İlk imaj bu oldu bende. Otobüsle şehir içine girer girmez binalar üstüme üstüme geldi. Tam ‘dağdan indim şehire’ sendromu. 2 gecelik otel ayarlamıştık. Miraflores bölgesinde kalacağız. İstanbul’un Nişantaşı gibi bir mahallesi işte. Herkesin tavsiye ettiği yer burasıydı. E güzel bir oteli de iyi bir fiyata yakaladı Özgür internetten. Otobüs terminalinden otele gitmek için taksilerle pazarlık yapıyorsunuz. Burada taksimetre diye bir şey yok. O yüzden binmeden önce taksiciyle fiyat konuşmanız gerekiyor. Terminalin içindekiler 20 sol dediler. Biz internetten 10 sol gibi bir rakam makuldür diye okumuşuz ya ’10 sol veririz ‘ dedik. Güldüler. 15’ kadar indiler ama kabul etmedik. Terminalin çıkışındakilerle pazarlık yaptık 10 sol’ü duyan bıyık altından güldü, gitti. Sonunda biri 10sol’e götürmeyi kabul etti. Yolun sonunda anladık ki hiç de öyle yakın mesafe değilmiş. Bıyık altı sırıtmaların sebebini de anlamış olduk. Bizi getiren taksiciye de 12 sol verdik:) Yanlış anlaşılmasın o istemedi. Biz verdik.

Dağlardan indiğimiz için  Lima bize çok sıcak geldi. Hemen kendimizi sahile doğru atmak istiyoruz. 8 blok falan yürümek gerekiyor. Otobüsle gelirken şemsiyeli, şezlonglu işletmeler görmüştük. Hayalimiz Mira’ya kova-kürek alıp bütün günü sahilde yayarak geçirmek. Sonuçta okyanus olduğu için güzel bir deniz beklemiyoruz ama deniz kenarında yayma fikri çok cazip. Günlerdir böyle yayabileceğimiz yer arıyoruz. Mira’nın da kendi kendine uzun uzun oynayabileceği rahat bir alana ihtiyacı var artık. Sahile kadar yürüyoruz ama sahili tepeden görebiliyoruz. Falezlerden…Bizim baktığımız nokta ile sahil arasında anayol var ve sahilde herhangi bir işletme falan yok görünürde. Sadece sörf yapanlar ve kendi şemsiyesini getirenler var. Bizde şemsiye yok. Hava da yakıyor. Oturup sörf yapanları izleyeyim, biramı içeyim falan desen yapamazsın. Anca kendi şemsiyeni, sandalyeni ya da havlunu alacaksın. Biranı da yanında getireceksin öyle. Hayallerimiz suya düşüyor. Parkta gördüğüm bir güvenlik görevlisine soruyorum bu tarz bir yer bulabilir miyiz acaba? Haritasını açıyor, bakıyor, inceliyor ve bize bir yer söylüyor ama uzak. Hava sıcak. Biz yorgunuz. Yarına bırakıyoruz plaj işini ve otele dönüyoruz. Hepimiz güzel bir öğle uykusu uyuyoruz. Akşamüstü de Miraflores’de dolaşıyoruz. Güzel bir mahalle ama işte standart bir büyük şehir. İstanbul’dan pek farkı yok gibi. Trafiğine kadar…

2 günü sakin  bir şekilde geçiriyoruz. Miraflores’den dışarı çıkmıyoruz. Plaja da gidemiyoruz çünkü öyle bir plaj işletmesi yok. Lima’ya tekrar geleceğiz. O arada diğer yerlerini gezmeyi planlıyoruz. Otele yakın bir park var. Genelde zamanımızı elimizde kahvemizle bu parkta geçiriyoruz. Zaten şu 2 günü Mira Günü olarak planlamıştık. O ne isterse o yapılacak… Tabi ki park istiyor. Bu bölgece 2 tane park var yanyana. Her yeri kedi dolu bu parkların:) Çocuk oyun parkı olan favorisi oldu doğal olarak. Fakat diğerinde de mini bir anfi tiyatro var. Konsere de denk geldik hatta ilk gün. Hanım dans etti, çevresini eğlendirdi, kendisi zaten çok eğlendi. Yaşlı nineler ve dedeler bile oturmuş rock konserini dinliyorlardı. Çok şekerdi. İstanbul’dan farkı işte burada…Hayat ve insanlar çok daha rahat ve mutlular. Etrafın mutlu insanlarla dolu olunca sen de gevşiyorsun. ‘Büyük şehirde yaşayacaksam da böyle insanlarla yaşayayım bari’ dedirtiyor insana.

 

 

Buradayken Paracas’a gidiş için organize oluyoruz. Tekrar araba kiralıyoruz. Otel ayarlıyoruz. Deniz aslanlarını, pelikanları ve penguenleri görmek için Ballestas Adaları’na gideceğiz. Aynı zamanda çöl kayağı da yapmak istiyoruz. Tüm bunların organizasyonunu yapmak için zaten bu 2 günlük Lima konaklaması. Daha sonra tekrar gelmek üzere 20 Şubat sabahı Lima’dan ayrılıyoruz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arequipa-Lima Otobüs Yolculuğu (17-18 Şubat 2016)

Dünkü ‘macera’lı yolculuğumuzdan sonra bu sabah Arequipa’ya yola çıkmadan önce biraz gevşemek istiyoruz. Otelde kahvaltımızı yapıp termal havuza doğru yola çıkıyoruz. Ben daha önce açık havada termak havuza hiç girmemiştim. Buraya kısmetmiş. 2 ayrı havuz var burada. Aslında daha fazla ama turistlerin kullanımına sadece bu 2 havuzu ayırmışlar. Diğer havuzlara lokaller giriyor. Onlar için çok ucuz. 1,5 Lira gibi bir şey yapıyor. Dolayısıyla millet çoluk-çocuk gelip burada banyo yapıyor. Turistler için ayrılan havuzların birisi kapalı, birisi açık havuz. Kapalı olan minik ama içi sıcacık, sauna gibi aynı zamanda. Önce ona girmeye niyetlendik ama hem küçük, hem kalabalık olunca pek çekmedi. Hemen açık havuza geçtik. Dışarısı buz gibi ama sen sıcacık sudasın. Havuzdan çıkana kadar şahane ama çıkınca duş almak için içeri gitmen gerekiyor. O kısım acı vericiydi. Donduk. İçeri girer girmez kendimizi o küçük havuzun içine attık ve iliklerimize kadar ısındık. Mira’yı havuzdan çıkarmak zor oldu ama. Hangi çocuk havuzdan çıkmak ister ki zaten? Çıktık. Duşumuzu aldık. Saçlarımızı kuruttuk ki orada saç kurutan bir tek bizdik. 1 yaşında, saçları upuzun çocuklarınkini bile kurutmadan o serin havaya rahatça çıkarıyor burada ebeveynler. Biz üşüdük. Kuruttuk 🙂 Türk genlerimiz iş başında. Neyse hızlıca hareket etmemiz gerekiyor. Çünkü akşamüstü arabayı teslim edip gece otobüsüne bineceğiz ve 15 saatlik bir otobüs yolculuğu ile Lima’ya geçeceğiz. Zaman kısıtlı. Dağları aşıp gideceğimiz için hava durumu çok değişken. Bizi yavaşlatabilir.

Yol durumunu bilemediğimiz için öğle yemeğini de aradan çıkaralım ve yola öyle çıkalım diyoruz. Oysa saat daha 11:30 ve biz aç değiliz. Fakat yolda yemek yiyecek bir yer yok ve 260km’lik yol 4 saat falan sürüyor. Trafik de olabilir. Hızlıca sandviç yiyip, yiyemediklerimizi de paket yaptırıp yola çıkıyoruz. Buralarda yola her zaman ekstra hazırlıkla çıkmak en iyisi. Benden söylemesi. Dolu yağabilir, yol kayması olabilir, anlamsız bir trafik olabilir. Zaten yollar kötü durumda olduğundan çok yavaş ilerlenebildiğinden 4 saatlik yol 6-7 saati bile bulabilir. 260km için 6-7 saat ne kadar uzun değil mi? Buralarda böyle şekerim… Biz de ona göre hazırlığımızı yapıp yola koyulduk. Dönüşümüz gelişimiz kadar ‘mecera’lı olmadı. 4900m’ye çıktığımızda deli gibi bir yağmura yakalandık o kadar. Yine de tahmin ettiğimizden biraz daha uzun dürdü Arequipa’ya varışımız. Trafik. Bir de kötü, çok kötü şoförler yüzünden ister istemez yavaşladık. Peru’da gerçekten kötü kullanıyorlar arabayı. Önünü göremediğin bir virajda, sağın uçurum solun dağ iken bile sollamak için çıkıveriyorlar ya da koca yolcu otobüsü bir anda seni sollamak için atılıveriyor. Önünde hiç yer olmaması, karşıdan kamyon geliyor olması onlar için önemli değil. Neyin cesareti anlayamadım ben. Kızılötesi görüşün mü var tatlım?? Olmadığı da hemen karşıdan gelen bir arabayla burun buruna gelince anlaşılıyor. Kimse de korna morna çalmıyor. Arabadan inip birbirlerine dalmıyorlar. Bu toprakların işleyişi bu.

Neyse sağ salim Arequipa’ya varıyoruz. Hemen arabayı teslim edip otobüs terminaline gidiyoruz. Çantalarımızı teslim edip yemek yemek için terminalin üst katındaki lokantalardan birine yerleşiyoruz. Tavuk suyuna makarnalı birer çorba içiyoruz. Peru’da yemek şahane. Her yerde et ya da tavuk suyuna çorba bulabiliyorsunuz. Çocuklar için en güzel yemeklerden biri. Hani çocuğum buralarda ne yer diye hiiç düşünmeyin. Otobüsün hareket saati yaklaşıyor ve biz yavaş yavaş o tarafa doğru geçiyoruz. Daha önce aynı firmayla yolculuk yapmış ve ‘oo çok ucuza bilet bulduk’ demiş ve sonunda kırık camı bantla tutturulmuş ama hala köşesi açık , her yeri paslanmış ve tuvalet kokusundan milletin isyan ettiği, 4800m’de donarak kucak kucağa gittiğimiz bir otobüs yolculuğu yapmıştık. Bu sefer aynı firmanın üst sınıfından, tamamen yatan koltuklar aldık. Yine de otobüsü görene kadar hafif bir tedirginlik yok değil. Diğer otobüs de internetteki fotoğraflarında gayet iyi görünüyordu ve o yolculuk 6 saatti. Şimdi 15 saatlik bir gece yolculuğu var önümüzde. Zaten çok sık yer değiştirdiğimiz için genel bir yorgunluk var üstümüzde. Uyuyamazsak o yol hiiç çekilmez. Firmanın adı  Excluciva.

Bu düşüncelerle otobüse doğru ilerliyoruz. Ta – daa!!! Hayatımda gördüğüm en lüks otobüs karşımda duruyor. Uçakla hiç ‘ birinci sınıf’ bir yolculuk yapmadım ama bu otobüsü ancak onunla kıyaslayabilirim sanırım. Gördüğümün, bildiğimin çok ötesinde bir otobüs. Koltuklarımız da en önde olunca sanki bize özel karavanla yolculuk yapıyoruz gibi oldu. Koltuklar 180 derece yatıyor. Ayakları uzatmak için alttan ayrı bir platform çıkıyor. Önünde ekranın var. Ekranda uçaktaki gibi bir eğlence sistemi de var. Dizi-film, radyo ve çocuk kanalları. Yol boyunca internet de veriyorlar. Çok iyi çalıştığını söyleyemem ama otobüste olmasan da burada internet iyi değil. O yüzden ara ara çalışması bile çok başarılı sayılır. Herkese özel kulaklık ve koltuklar arasında perdeler var ki herkesin özel alanı olabilsin. IMG_3219

Akşam yemek ve sabah kahvaltısı da veriyorlar. Akşam yemeği beklediğimizden de iyi çıktı. Tavuklu çin pilavı, salata, kek  ve içecek ikramı vardı ve otobüs yemeğine göre gayet lezzetliydi. Sadece Güney Amerika’da olduğumuzu unutmayalım diye ufak bir aksaklık yaşandı. O havalı otobüste su bitti. Biz de her zaman gereğinden fazla hazırlıklı seyahat ederken bu sefer az su aldık yanımıza nasılsa vardır diye. Murphy işte… Otobüsün yolcu indirip bindirmek için durduğu yerlerde hemen satıcılar otobüsün kapısına geliyorlar zaten. Suyun bittiğini öğrendikden sonraki ilk  durakta Özgür su almak için alt kata, kapıya doğru gitti. Tam suyu alırken otobüs hareket etti. ‘hoopp n’oluyoruz’ dememize rağmen şoför  kapıyı kapattı ve yola devam etti. Özgür şoförün kapısına dayanmak suretiyle hesap sordu da ‘ileride duracağım’ dedirtebildi adama. 5 dakika sonra su almak için bir yerde durdu da depoladık sularımızı. Bu da böyle bir anı olarak kaldı işte. Ne kadar havalı otobüs olursa olsun buralarda işletme mantığı bu kadar. Hazırlıklı olun. Herkes rahat. Bu tarz şeyler çok olağan. Sen de sakin olacaksın. Her şey çözülüyor sonunda.

Yol genel olarak çok rahat geçti . Mira’ya da büyük kıyak oldu bu ekran olayı. Kulağında kulaklık limitsizce ‘Masha and the bear’ izledi. İzlerken de uyuyakaldı… Bu da onun kişisel tarihinde çok büyük olay. Yollardayken kurallarımızı, limitlerimizi çok esnetiyoruz biz. Şimdi o ekran karşısında duruken ve bizler de film izlerken ona ‘hayır’ demek olur muydu? Bayıldı zevkten. Deliksiz bir uyku uyudu. Gece uyurken Özgür tuvalete götürdü bir ara. Doluymuş. Bekle bekle gelmezler. Bilmem kaç dakika sonra geldiler. İçerideki hatun bir türlü çıkmayınca Özgür’ün kucağında sanırım tuvalete geldi sanarak yapıvermiş çişini Mira hatun. Yanımızda yedek kıyafet var. Değiştirdik. Temizledik. O uyanmadı bile. Olan Özgür’e oldu. Geceyi öyle ıslak ıslak geçirmek zorunda kaldı :)) Bu da bu yolculuğun süper anısı olarak kaldı işte şimdi hatırlayıp gülüyoruz. Sabah 10 sularında Lima’ya vardık. Yorulmadan, anlamadan geçti gitti yolculuk. Şimdi sıra Lima’da….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzun lafın kısası 15 saatlik yolculuk ga

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Colca Kanyon’u ve Kondor Tepesi/Peru (16 Şubat 2016)

Dünkü ‘mecera’lı, 4900m yükseğe kadar çıktığımız araba yolculuğumuzun ardından pırıl pırıl, güneşli bir sabahta erkenden,  Condor Tepesi’nde kondorları izlemek için Colca Kanyon’una doğru yola çıkıyoruz. Colca Kanyon’u dünyanın en derin kanyonu olarak geçiyor. 3400m. Amerika’nın o pek meşhur Grand Kanyon’undan 2 kat kadar daha derinmiş. Biz Chivay’da konaklıyoruz ama kanyona Arequipa ve Puno’dan günübirlik turlar da düzenleniyor. Sabah 3-4 gibi yola çıkıp, akşama dönüyorsun. Bizim zaten yapabileceğimiz bir şey değil Mira’yla. Olsa bile yapmazdık. O turlar fazla turistik, fazla steril ve fazla planlı geliyor bize. Paşa gönlümüze göre gezmeyi, keşfetmeyi seviyoruz biz.

Otelden öğrendiğimize göre yaklaşık 1,5- 2 saat kadar sürüyormuş yol. Hem kondorları görebilmek hem de kötü havaya yakalanmadan gidip-gelebilmek için erkenden yola çıkmak en iyisi dediler. Zaten Mira sabahın köründe uyandığı için sorun olmadı. Yol çok güzel. Doğa harikası yerler. İnka’lar ne muhteşem yerlerde yaşamışlar. Yol boyunca vadilerde teraslar halindeki İnka tarlalarını görüyoruz. Bugün Peru’lu köylüler atalarından kalan teraslarda hala çiftçilik yapıyorlar. Yemyeşil her yer. Hava pırıl pırıl. Bakına bakına, fotoğraf çeke çeke ilerliyoruz. Fakat arabadan hiç inmiyoruz.  

  

 Sonra bir anda kendimizi Condor Tepesi’nin yanında buluveriyoruz. E hani 1,5-2 saat sürüyordu yol? Biz 45 dakikada geliverdik. O kadar erken gelince de ilk önce yanlış geldik diye düşündük hatta. Burası  başka bir gözlem noktası herhalde diye ilerlerken tabelayı gördük: Kondor Gözlem Noktası. Vallahi de gelmişiz. Belki tüm gözlem noktalarında durarak ve tur otobüsüyle gitseydik o kadar sürede giderdik. Bilemem. Biz arabaylayız ve yağmur başlamadan kondorları görelim, nasılsa dönüş aynı yoldan, istersek o zaman durur bakarız diye düşünüp gözlem noktalarının hiç birinde durmadık. Colca Kanyon’un en popüler gözlem noktası da burası zaten. En turistik yeri yani. Kalabalık. Neden? Çünkü millet dünyanın en büyük ikinci kuşu olan kondorların kanyon üstündeki süzülüşünü görmek için akın akın geliyor. Kanatlarını açtığında kanat arası genişliği 3m’yi buluyormuş. Kilosu 11-15 kg arasında değişiyor ve 7000m yükseğe kadar uçabiliyorlarmış. Çok etkileyici değil mi? O kütleni sen nasıl o kadar tepelere çıkartıyorsun şekerim? Hava akımını kullanarak kanat bile çırpmadan süzüle süzüle yükseliyorlar…

Hemen arabayı parkediyoruz. Daha arabadan inerken koca bir kondor tepemizden süzülüyor. Uzaktan görebiliyoruz ama heyecanlanıyoruz da. İner inmez görebildiğimiz için. Çünkü gidip de hiç kuş göremeyen de oluyormuş. Gözlem noktasına gidiyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Arada fotoğraf çekiyoruz. Mira oynayacak taşlar bulmuş, oturmuş bir şeyler inşa ediyor. Aradan belki yarım saat falan geçiyor ama kuş falan yok. En tepe noktaya geçiyoruz. Beklemeye devam. Gelen giden yok. Tur otobüsleri gelip gidiyor. Etrafta konuşanlardan duyuyoruz ki  aslında kuş görmek için en ideal saat sabah 8’miş. Biz de güya erken geldik ama 9’u geçmişti biz vardığımızda. Yavaş yavaş gitmek için hazırlanırken yanımızdaki adam bir anda koca sesiyle ‘kondooorrrr kondooooorrr’ diye bağırınca herkes onun buluduğu noktaya koşmaya başladı. Millet kondor fotoğrafı çekecek diye neredeyse 1m uzunluğunda fotoğraf makineleriyle yerini almış, bekliyor. Yükseklerden bir kondor gelmesini beklerken bizim kondor aşağıdan geldi:) Yavaş yavaş yükseldi ama bizden uzakta. Kondor geldiği sırada bizim yerimiz şahaneydi aslında. Hani arabadan inerken gördüğümüz o kondor kadar büyüğü yine aynı yerden geçse şahane fotoğraflar çekme şansım olacaktı. Hem de ıphone’la. Neyse ben de Özgür’ün kafasının üstünde siyah bir leke gibi olan, baktığımızda sadece bildiğimizden dolayı bizim anlayabileceğimiz bir ‘kondorlu’ fotoğraf çekmeyi başarabildim. Buna da şükür:) 

    
    
    
 Tur otobüsleri bu tepeden sonra genelde dönüş yoluna geçiyor. Daha ötesinde pek bir şey olmadığından sanırım. ‘Bizim altımızda araba var. E otelimiz de yakın.’ diyerek ilerlemeye, bir sonraki kasabayı da görüp orada yemek yemeye karar veriyoruz. 15 dakika kadar sonra oradayız. Minnacık bir yer. Sokaklarını turluyoruz arabayla. Aman görmediğimiz yer kalmasın!  Yemekten önce de çay-kahve içecek yer arıyoruz. Yağmur gelmek üzere. Bulutlar kara kara çöktüler tepemize. Bu mevsimde buralarda hava hep böyleymiş. Sabah günlük güneşlik, öğleden sonra yağmurlu ve serin, geceleri ise buz gibi. Ara sokaklarda dolaşırken bir tabela görüyoruz. Diyor ki: dağ manzaralı, nefis bahçeli hostel. O bahçede çay içebilir miyiz acaba? Hadi bulalım. Buluyoruz. 5-6 odalı, belli ki kanyona yürüyüş turu için gelen sırt çantalıların konaklama yeri. Fakat bir güzel bahçesi var ki sorma. Sahibi de şeker bir adam. ‘Çay ya da kahve içebilir miyiz?’ diye soruyorum bizimkiler arabada beklerken. Şaşırıyor önce. ‘Şimdi topladım. Açık büfe var. İsterseniz kendiniz alın’ diyor. Açıkça anlaşılıyor ki sadece orada konaklayanlara hizmet veren bir yer ve şimdiye kadar kimse gidip bizim gibi bi şeyler var mı içecek dememiş:) Bizi geri çevirmiyor ama. Bahçeye oturuyoruz. Kimseler yok bizden başka. Bizim için su kaynatıyor. Çayımızı-kahvemizi alıyoruz ve yağmur gelmeden kısa bir keyif yapıyoruz. Mira da küçük ama nefis bahçede vakit geçiriyor. Çocukla gezerken onlara bu alanları yaratmazsanız size geri dönüşü acımasızca olur benden söylemesi. Biz ağzımızın payını çok defa aldık. Şimdi terbiyelendik o konuda. Mira zamanları yaratıyoruz. Bak lafı uzatttım yine çok. Hızlıca toparlıyorum. Çünkü asıl macera bundan sonra başlıyor. Hesap ne kadar diye  soruyoruz ve yüzünden anlıyoruz ki kaç para isteyeceğini bile bilemiyor. 5 sol diyor sonra. Ödeyip, köy merkezine dönüyoruz. Bu arada bulutlar hala tepemizde. 

   
Kafamızda da şöyle bir fikir var diğer yandan: Elimizdeki haritadan geldiğimizden farklı bir yoldan dönebileceğimiz bir güzergah bulduk kendimize kahve içerken. O yoldan gidersek kanyonun dibine kadar da inebiliyoruz. Colca Nehri’nin üstünden köprüden geçip, bir daire yaparak dönebiliriz gibi. Fakat emin de olamıyoruz. Hava yağmurlu olursa bi anlamı olmaz. Bir yandan da yolu o kadar uzatmalı mıyız? E bir de Peru’nun yolları malum. Acaba oralar nasıldır? Köy merkezine gidip turist ofise sormaya karar veriyoruz. Onların yönlendirmesine ve de havanın durumuna göre karar vereceğiz ve fakat kara kara bulutlar yavaş yavaş bize doğru geliyor. Dur bakalım…

Meydana gidiyoruz. Özgür ve Mira arabada bekliyorlar. Ben de daha Chivay’a girerken bize verdikleri haritadan gözümüze kestirdiğimiz yol hakkında bilgi almak için giriyorum turist ofise. Ne ilginç di mi ? Köyde turist ofis var. Fakat burası kanyonda trekking yapanlar için başlangıç noktası. O yüzden aslında Peru’nun en turistik 3. destinasyonu sayılıyor. Ama yine de köy…Cabanaconde. Görevli bakıyor ve ‘oluur, gidilir’ diyor. Haritaya göre yol asfalt değil, toprak yol.’Güvenli midir? Biz çocukla seyahat ediyoruz’ falan diyorum. ‘Tabi tabi gidilir ya’ diyor. ‘Peki yoldaki kasabalardan birinde yemek yiyebileceğimiz yerler var mı?’  Nehir seviyesine indiğimizde bir köy var gibi görünüyor. İlk yerleşim yeri orası. Llahuar. ‘Arabayı köprünün orada bırakırsınız. Yarım saat kadar yürürseniz orada yemek yiyebileceğiniz yerler var. Yer dönersiniz arabaya ya da  Tapay’da yani başkentte yersiniz. Orada seçenek var’ Adamlar dağda yaşamaya alışık oldukları için bu cümle onlar için çok  normal ama bizim için ütopik. ‘Mecera’ severiz de o kadar da değil şekerim. Karnımı doyurmak için hele ki altımda araba varsa yürümem yani o yolu. Neyse biz o toprak yoldan bir daire yapıp, haritada gösterdiği noktaya yani Kondor Tepesi’nin oraya çıkmak istiyoruz. ‘olur tabi’ diyor tekrar. Bana bir harita daha veriyor hatta. Teşekkür edip arabaya dönüyorum.

Arabayı hareket ettirmeden, harita üstünden Özgür’e adamın dediklerini anlatırken aynı adam yanımıza geldi. Özgür’le tokalaştı, tanıştı falan. Sonra önümüzde duran minibüsleri göstererek ‘Bu minibüsler de çalışıyor o yolda’ dedi. ‘yol iyi yani?’ dedi Özgür de ne desin. ‘Evet’ dedi ve iyi yolculuklar dileyerek ayrıldı yanımızdan. ‘Ay ne ilgili adam ayol! ‘diye diye güldük arkasından. Üşenmedi yanımıza kadar geldi. Sonradan anlayacağım ki az bile yapmış o yol için! Kendince uyarma şekli de oydu sanırım. Yolu anlatınca anlayacaksın tam olarak demek istediğimi.

Kara yağmur bulutları hala tepemizde…

‘Biz karnımızı burada doyuralım da hele, yemekten sonra hava iyiyse basar o yoldan döneriz. Yağmur yağarsa da artık şansımıza’ diyerek meydandaki bir yere oturuyoruz. Fazla da seçeneğimiz yok zaten. Pek de şahane olmayan bir pizza yiyoruz. Yerken de o kara bulutlar karşımızdaki dağın tepesine çöküyor. Yağmur rüzgarını hissediyoruz. Üşüyoruz hatta ve üstümüze birer ceket giyiyoruz. Yemek bitiyor. Ben Mira’yı tuvalete götürüyorum ve o arada Özgür de büyük bir şişe su alıyor. O yola gireceğiz yani belli oldu aramızdaki sessiz iş bölümünden. Arabaya atlıyoruz ve haritadan yönümüzü kestirip ne taraftan gitmemiz gerektiğine bakıyoruz. Görevlinin de tarifini hesaba katarak bir yönde karar verip, gaza basıyoruz. Demiştim ya bu topraklarda yol tabelasına pek inanmıyorlar! Yollarda bırak interneti, telefonlar bile çekmiyor. O yüzden harita tek aracımız yolumuzu bulabilmek için ve bizim gps’imiz  Özgür :). Hasbelkader buluyoruz yolumuzu köyden çıkarken. Aralarda tabela görüyoruz ama sadece arkeolojik alanlara giden yolu gösteriyorlar. Onun dışında yok. Doğru gittiğimize inanarak devam ediyoruz. Hatta bir yerde tabela bile görüyoruz da emin oluyoruz doğru yönde olduğumuza. Bir noktada yol ikiye ayrılıyor ve tabela var. Yine de emin olamıyoruz. Şanslıyız ki bir grup köylü adam oturmuşlar, sırtlarında da heybeleri laflıyorlar ya da araç bekliyorlar, bilemem. Onlara soruyoruz: ‘Llahua’ya bu yoldan mı gidilir?’ ‘evet evet ama bekleyin aşağıdan otobüs geliyor o geçsin, sonra devam edin. Yol dar.’ Bekliyoruz. Otobüs geliyor. Aslında minibüs. Turist ofisteki görevlinin bize gösterdiği türden bir araç. O geçiyor ve biz yola giriyoruz. Hakkatten de daracık, toprak bir yol. O minibüs buradan gidiyorsa biz altımızdaki 4 çekerle teeyy!! nasıl da gideriz hem de! diye düşünüyoruz. O dağ köylerine başka bir ulaşım şekli de yok zaten. 

 Yolculuk başlıyor. Bir müddet şarkılar söyleyerek bizim buraların köy yolları gibi yollarda devam ediyoruz. İnka terasları, dağlar, kara bulutlar, güzel müzik, arada önümüzden akan dere, dağlarda görünen şelaleler. Nefis yani her şey. ‘İyi ki de girmişiz bu yola Özgür’ diyorum. Bi ara üşendim çünkü ben. Bi de emin olamadım. O köy yolu biraz daha ilerleyince kıvrım kıvrım, kanyonun dibine doğru inen bir yılan görüntüsünü alıyor. Belgesellik görüntüler bunlar  diye düşünüyorum. 

  

  O kıvrımlı yollar hangi ara uçurumla buluşuyor inan hala hatırlamıyorum. Fakat bir anda o vadi içindeki yolun bir kenarı dağ, diğer kenarı uçurum oluyor. Daracık da yol. Bir an yanlış mı girdik acaba yola diyoruz ama kanyonun dibinin ne tarafta olduğu önümüzdeki dağdan belli. Hem karşımızdaki koca dağın ortalarında bir yerlerinde köyler de var. Nasıl var hakkatten o köyler? Yıl 2016 ve bu insanlar orada yaşıyorlar. Nasıl? Çok başka koşullarda…

Yol kıvrıla kıvrıla uçurum kenarından gidiyor. Hafif bir tedirginlik oluyor bende. Fakat Özgür ‘sen arabayı ve teknik özelliklerini bilmiyorsun ondan geriliyorsun. Güvendeyiz, hiiç bir şey olmaz’ diyor. Güveniyorum. Rahatlıyorum gibi. Yol ilerledikçe kalitesi de bozuluyor.Telefon çekmiyor. Kara bulutlar hala üstümüzde. Yağdım yağacağım diyor, belli. Bir ara dağdan kayan taşlar ve kayaların  olduğu bir yere geliyoruz. Üstünden geçmekten başka bir çare yok. Geri dönecek yer falan da yok. Yol öyle sıkı toprak bir yol zaten değil. O arayı nasıl geçtik, ben kapı koluna nasıl sıkı tutundum ve hangi ara dine imana geldim inan bilemiyorum. Sadece hayatta kalalım diye dualar ederken hatırlıyorum kendimi. Mira da arka koltukta uyuyor. Zaten Bolivya’dayken rüyamda uçurumdan düştüğümüzü görmüşüm aklıma o geliyor. Ciddi tırsıyorum. Biz ki Bolivya’nın Ölüm Yolunu arabayla geçmiş insanlarız oradaki adrenalin falan buranın yanında hiç kalıyor. Hatta bu yolun nasıl olup da diğeri gibi meşhur olmadığını anlayamıyoruz. Azrail’e madik atmak istiyorsan direkt buraya gel. Yeşil değil herhalde ondan meşhur olamadı… Her yer boz. Yeşil yok. Telefon çekmiyor. Yoldan da şimdiye kadar bizden başka araba geçmedi. Hani minibüsler işliyordu? Yok işte 1 tanecik gördük yolun başında hepsi o. İlerliyoruz. Hafif bir yağmur başlar gibi oluyor. Korkulardan korku beğen. O dağdan topraklar bir kaysa hoopp uçurumun dibindeyiz çünkü. Korkak bir insan da değilimdir aslında, çook uzun zamandır bu kadar korktuğumu inan hatırlamıyorum. Hazirliksiz yakalandim ondan sebep herhalde.  Bak şimdi yazarken bile o güne gittim de üstüne su dökülmüş kedi gibi yukarı kalktı omuzlarım. Öyle böyle, dua ede ede inişe geçtik. 3400m’yi arabayla indik şekerim. Köprü göründü. Arkasından da dumanlar çıkıyor. O ne ayol yangın mı? Ateş mi? derken anlıyoruz ki: gayzer. Hayatımızda ilk defa gözlerimizle gayzer görüyoruz. Doğa da bizim cesaretimizi ve zaferimizi böyle ödülleniriyor herhalde diye düşünüyorum. Görevli adamın da arabanızı bırakıp yürüyebilirsiniz dediği yer burası. İyice fantastik. Ne kadar farklı kriterlerimiz. Adamın bizi gönül rahatlığıyla gönderdiği yolda altıma ediyordum ben, onların hayatı buralarda geçiyor.  

gayzer
     
   

  
Köprüyü geçiyoruz. Bu sefer de karşı yamacı tırmanmak gerekiyor. İndik ohh rahatız da diyemiyoruz yani. Fakat yine de tırmanış daha rahat geçiyor. Dağın diğer tarafından geldiğimiz yolu uzaktan görünce ‘Allah var ve sanırım bizi de çok seviyor’ diyorum. O nasıl yol öyle şekerim? Karınca yolu gibi incecik görünüyor koca dağın gövdesinde. Tırmanış yolunun bazı yerleri de fena ama o kadar değil. Hem bu tarafta yerleşim yerleri de var. Güzel bir köyün içinden geçiyoruz hatta. Yemyeşil, kaktüs tarlalarının içinde. Vaha gibi o bozluğun arasında. Mira uyanıyor. Medeniyete (!) karışmış olmak iyi geliyor. Yükselen omuzlar aşağı iniyor. Rahatlıyorum çünkü haritaya göre birazdan başkent dedikleri Tapay’dayız. Oradan da asfalta bağlanan yola gireceğiz. 10 dakika kadar köylerin arasından gidiyoruz. Köy dediklerim de 10 haneden oluşanları da var içlerinde mahalle gibiler daha çok. Bakkal bile çıktı birinde de görmesi iyi geldi. İlerlerken bir anda yol bitti. Dağın gövdesine dayandık. Ciddi diyorum. Arabanın burnu dağın gövdesinde. Kafanı yukarı kaldırıyorsun dağ. Bildiğin koca dağ. Dağ. Hani şakalı-komikli bir film yapayım desen o anki halimizi alır milletin kahkahadan koptuğu sahne yaparsın. Sağımız orman gibi bir yer. Solumuzda da Tapay. Tapay’a giren araba yolu yok. Daracık bir köprüyle meydanına doğru gidiliyor. Başkent Tapay. Algılarımız, değer yargılarımız fabrika ayarlarına dönüyor. Kara kara yağmur bulutları hala tepemizde…

E peki yol nerede? Herhalde kaçırdık biz aşağıya inen yolu. Dönelim de birilerine soralım bari. Nasılsa etrafta insan da var. Bakkal gördüğümüz köyün girişinde bir grup genç ‘hoop, heyy!’ nidalarıyla durduruyorlar bizi. Kanyon yürüyüşü yapan bir grupmuş. İçlerinden 2 kişi fenalaşmış, devam edemeyeceklermiş yürümeye. Şekerim öyle kondisyonsuz falan zaten olacak iş değil o dağ, sen ne yaptın? diye düşünüyorum da demiyorum. Grubun rehberi olduğunu söyleyen genç bir kızla aramızda şöyle bir diyalog geçiyor. Rehber başlıyor konuşmaya.

-Siz nereye gidiyorsunuz?

-Valla biz de kaybolduk, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz da hedef Cabanaconde.

-Heh siz buradan geri döneceksiniz yani?

-Yok yaw biz şu yolu bulmak istiyoruz. ( o arada haritayı çıkartıp Tapay’dan Kondor Tepesi’ne bağlanan yolu gösteriyoruz)

-Orada yol yok ki!

-Nasıl ya? ( o anda üstüne su dökülmüş kedi şeklime geri dönüyorum. Ne diyor bu hatun be??Susturun şunu kalbim kaldırmayacak muhabbetin gidişatını düşündükçe!)

-Tek yol geldiğiniz yoldan geri dönmek. Başka yol yok oraya.

Başımdan aşağıya kızgın yağlar dökülüyor o anda. Versen 1 şişe tekilayı bir dikişte içerim. Suratım sanırım yeşile falan dönmüştür. Adamlar haritayı yanlış yapmışlar! Olmayan bir yolu var gibi göstermişler. Hem de asfalt yol. Böylece neden Ölüm Yolu’na rakip olmadığını anlıyoruz. Daire yapamıyorsun. Geldiğin yolu geri dönmek zorundasın! Birbirimize bakıyoruz Özgür’le ve hemen saatlerimize bakarak hesap yapmaya başlıyoruz. Çünkü o kara kara yağmur bulutları bi bırakmadı ki peşimizi hem havanın da kararmasına 2,5-3 saat kadar bir şey kaldı. Biz dönüş yolunu yağmur başlamadan ve hava kararmadan yapmak zorundayız. Yoksa yolda kalırız. Gerginlik…

Hesaplarımıza göre geldiğimizden biraz daha hızlı dönebiliriz. Çünkü gelirken zaten çok yavaş ilerleyebildiğimiz yolda Özgür de manzarayı seyredebilmek için daha da yavaş gitmişti. 20-30km arası hızla. Şimdi 30-35km ortalama ile gidersek hıdı bıdı bıdı hıdı… Lafı kesip yola çıkmalıyız!

Hızlıca arabaya o yolda hiç tanımadığımız birilerini almak istiyor muyuz diye bir karar vermemiz gerekiyor. Arka koltukta zaten Mira var ve koltuğu da ortada. 2 yetişkini daha yanına koyarsak çok darlanacak çocuk. Zaten araba yolculukları sıkıntılı geçiyor. Ağlama krizli, koltukta rahat değilim diye çığlık atmalı falan. Bir de tehlikeli bir yol. Kısaca Özgür o sorumluluğu da pek almak istemiyor. Gönlümüzde pek razı olmuyor bırakmaya ama. Sadece 1 kişi alabiliriz diyoruz. Onlar da ayrılmak istemiyorlar. Kalıyorlar. Minibüsle dönecekler sanırım.

Biz gaza bastığımız gibi yola düşüyoruz. Kara bulutlar sağ olsun eşlikçimiz. Allahım hayatım boyunca etmediğim dualarla indiğim o yokuştan tekrar geçeceğim. Nasıl bir sınavım varsa artık. Rahat rahat indik. O arada hafif bir yağmur başladı. Fakat o yağmur bastırırsa ilerleyemeyiz. Şu andaki hafif yağmur bizim için iyiymiş bile Özgür’e göre. Bu sefer Mira da uyanık. Hem köprüyü hem de gayzeri görebiliyor diye mutlu oluyorum. Şaşırtıcı şekilde inerken ödümün patladığı yolda bu sefer çok daha rahatım. O kadar korkutucu değil çıkış ya da ben korku eşiğimi çok yükselttim ya da hissetmiyorum. Fakat dualarla devam ediyorum. Yağmur indirmeden, hava kararmadan en tehlikeli kısmını atlatıyoruz yolun. Fakat yine de durmadan ilerliyoruz ki asfalt yola çıkalım bir an evvel. Sonunda asfalattayız. Ohhhhh bee!!! Üstümden öküz kalktı. Gevşedim. Hava da kararmadan, yağmur da yağmadan otele varıyoruz. O yağmur bulutları bütün gün bizi tehdit etti ama kıyağını da yaptı. Biz otele varıyoruz ve yağmur başlıyor…

Akşam yemeği için yine kasabaya gidiyoruz. İlk iş bir içki içmek oluyor bu sefer. Buraların meşhur içkisi Pisco Sour. Kuvvetli bir içki. Nasıl iyi geliyor anlatamam. Üstüne de güzel bir yemek yiyerek otele atıyoruz kendimizi. Yarın da dönüş var zaten. Akşamları da soğuk oluyor diye banyo bile yapmadan yatıyoruz. Planımız yarın sabah erkenden buranın meşhur termal havuzlarına gidip sıcacık suda gevşemek ve banyo yaparak yola çıkmak. Zira dönüş yolumuz yine 4900m’den geçiyor… Dağlarda gezinmeye doymuyorduk sayın seyirciler. İflah olmaz bir ‘mecera’ sevdasıyla yollardayız.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arequipa ( 11-15 Şubat 2016)

11 Şubat akşamı varıyoruz. Geliş maceramız için sizi şuraya alayım. Geç saatte vardığımız için o akşam evin hemen karşısındaki restauranta gidip karnımızı doyurup uyamayı hedefliyoruz. Ev sahibimiz de evi teslim ederken orayı önerdi bize. ‘Biraz pahalıdır ama lezzetlidir’ dedi. Çok yorgunuz fiyat miyat gözümüzde değil. Geldiğimiz yol düşünülürse… Valizleri bıraktığımız gibi çıkıyoruz. Restauranta girer girmez ‘bizi almazlar oğlum buraya’ diyerek bi duraksıyoruz. Beyaz masa örtüleri, takım elbiseli garsonları, piyano başında papyonlu abisi falan afili bi restaurant. Bizse bütün günü geçirdiğimiz otobüsteki pis kıyafetlerle perişan haldeyiz. Tayt, polar, saçlar tepede tutturulmuş haldeyim yani… Mekan bizi hoş karşıladı ama biz bi eğreti kaldık. Sonuç olarak Özgür’ü orada bırakıp biz eve kaçtık Mira’yla. Pizza alıp gelecek:) o gece yiyip erkenden de uyuyoruz. Gece 1’de gümm!! diye vuran, ciddi sallayan depremle iliklerime kadar titreyerek uyanıyorum. Özgür’ü uyandırıyorum ama onda garip bir sakinlik. Gidip Mira’ya bakıyorum. Misler gibi uyuyor. Biraz zaman geçiyor. İnternetten son dakika Peru deprem haberlerinden buluyorum. 4.5 şiddetindeymiş. Geçmiş depremlere bakıyorum. Sık sık deprem olmuş. Olurmuş. Az sakinleşip uykuya geri dönüyorum.

Ertesi günü evde dinlenme günü ilan ediyoruz. Ayrıca da yıkanması gereken bir dünya çamaşırımız, evde de çamaşır makinesi var. Sadece market alışverişi ve mahalle keşfi diye çıkıyoruz sokağa ama kanımız bitli olduğu için yine ana meydana kadar yürüyoruz.Plaza de Armas. Zaten market de oradaymış. El mecbur gidecektik (koca şehirde başka yerden yemek bulamayız ya  🙂. 15-20 dakikada varıyoruz. Hoş bir meydan. Kahve içecek yer arıyoruz. Fakat Avrupa’nın tersine Güney Amerika’da meydanlarda, sokaklarda restaurant ve kahve içecek bir yerler bulmak pek zor. Her şehrin en meşhur, en turistik meydanı kafelerle dolup taşmamış yani. Burada da meydana bakan binaların üst katlarına, balkonlara atılmış bu tarz yerler. Hal böyle olunca da alt katlarda tanıtım yapan, elinde menüyle promosyon tanıtan çokça insana rastlıyorsun. Bu ülkede yeme-içme konusunda promosyon yani ‘günün menüsü’, ‘günün kahvaltısı’ falan gibi şeyler çok yaygın. Rekabet var. İyi yemeği iyi fiyata yiyebiliyorsun. Bayılırız! Balkonu güneş almayan bir yere postu seriyoruz.Hava çok sıcak çünkü. Güzel fiyatlara kahvaltı menülerini görünce 1 kahveye vereceğimiz parayla kahvaltı da ederiz diyerek siparişimizi veriyoruz. Evet evet ucuz diye 2. kahvaltımızı yapıyoruz o gün. En afili meydanın, en güzel mekanlarından birinde bile fiyatlar aşırı kazık değil. Yani herkes cebine göre bir şeyler bulabilir. Süper yüksek rakamlara da yiyebilirsin, çok ucuza da. Hepsi de yanyana. Semtine göre pek şekillenmemiş. Öylesi de var tabii ama en turistik mahallelerde bu yelpazenin olması bence çok hoş. Siparişimizi verdikten sonra aynen yukarıda yazdıklarım tadında bir konuşma geçiyor aramızda Özgür’le. Mira da o arada resim yapıyor, meydanı izliyor falan. Onun derdi portakal suyu… Siparişler gelince en ucuz menünün aslında aç olsak bizi doyurmayacağını da lego’lardaki ekmekler boyutunda gelen peksimetlerden anlıyoruz:)

  
Kahvelerimizi de içince ‘eh hazır gelmişken şöyle bir arka sokakları da yürüyelim'(güya evde kalacaktık bugün!)’ diyerek biraz yürüyoruz. Çok hoş bir şehir. Dokusu bozulmamış yerlerden biri ki Peru’nun 2. en büyük şehri. 4 gece- 3 gün geçirdik burada ve vaktimiz olsa daha da uzun kalmayı isteyeceğimiz yerlerden biri oldu. Kolay, zevkli ve ucuz bir yer. Zaten Peru, Güney Amerika’nın en ucuz ülkesi oldu gezdiklerimiz arasında.

Arequipa’nın sokaklarında gezmek de ayrıca keyifli. Beyaz Şehir diye de bilinirmiş. Şehir 3 tane volkanik dağ ile çevrilmiş. Bu dağlardan çıkan volkanik taşlardan yapılmış beyaz binalardan gelirmiş bu isim de. Kolonyal binalarla dolu, taş kaplı sokaklarında dolaşıp şehrin tadını çıkarın giderseniz.  Neyse biz biraz daha dolandıktan sonra market alışverişimizi de yapıp evimize döndük. Yola çıktığımızdan beri ilk defa her çeşit sebzenin alasının bulunduğu, hem de bizden daha ucuza olduğu bir markete denk gelince ben biraz kendimden geçmiş olabilirim. Damarlarımdaki ‘ana’ beni ele geçirdi ve çeşit çeşit sebze aldım. O çocuk o sebzeleri yiyecek!

İşte şekerim bazısı seyahatte çanta alınca mutlu olur bazısı da ucuza iyi sebze 🙂 (sevdiğim çantayı da ucuza bulsam aynı derecede sevinirim merak etme). Sebze reyonunun önündeki mutluluğumu unutmuyorum. Ciddi ciddi sevindim. Hele fiyatları görünce… İlk defa burada kendimizi (ülkemiz ve paramızın değerinden sebep) zengin gibi hissettik ayol. Her zaman aldığın fiyatlardan daha uyguna alışveriş yapmak güzel bir his. Ama işte ne oldum delisi olarak gereğinden fazla almak gibi de bir tehlikesi var. Aman diyeyim ben ettim sen etme! 1 paket fasulyeyi atmak zorunda kaldım. İçime çöktü. Tüm Güney Amerika böyle olacak zannetmiştik biz bu yola çıkarken. Bolivya’daki market alışverişimiz ise en büyük hayal kırıklığıydı. Okumadıysan şuradan bakabilirsin.

evimizin salonundan volkanik dağların görüntüsü.

Sonraki 2 günümüzü dinlenmeye verdik. 12 Şubat akşamı tam uyumak üzereyken bir kere daha ciddi bir şekilde sallandık. Bu sefer ikimiz de uyanık olduğumuz için tırstık. Özgür’ü de çekiştirdiğim gibi elimde 1 şişe su , yanımda Özgür ile Mira’nın baş ucunda bitiverdim. Memleket sallanmaya alışık. O yüzden tüm binalarda, sokaklarda ve mekanlarda ‘deprem anında güvenli bölge’ diye etiketlerin yapışık olduğu alanlar var. Yine internetten öğreniyoruz ki bu sefer de 5 şiddetindeymiş. Bekle bekle yapacak bir şey yok. Sakinleşince yatağımıza döndük ve uyuduk. Fakat 2 gece üstüste sallanınca 3. gece de bekledik ama tık yoktu 🙂 Şimdi yazarken eğlenceli gibi de o anlar da Mira’yı kucağıma alıp arabada falan uyuyasım geldi ama araba yok işte. Mecbur yatağa döndük. Twitter’a bakıyorsun bütün türkler tosur tosur uyuyor tabi. Rahatlatan iki mesaj da okuyamıyor ki insan. Türk’ün depremle imtihanı da böyle oluyor işte.

13 Şubat günü evden hiç çıkmadık. Sebze, çorba, film, sebze, meyve, film, patlamış mısır, sebze çorbası, oyun, resim falan derken günü yedik bitirdik. Dinlendik. Çok çok da iyi geldi. Böylece buradan sonraki destinasyonumuz olan Colca Kanyon’u için de gerekli çalışmaları yapmış olduk. Otelimiz, arabamız hazır.

 14 şubat günü akşamüstüne kadar yine evde yaydık. Buna en çok da Mira’nın ihtiyacı var. Fakat ona da ev bastı. 1 gün dinlenince 2. gün koltuk tepelerinde zıplamaktan gözünü sağlam morarttı. O akşam için güzel bir yerde yemek yeme gibi bir planımız vardı. Hem de evimizin hemen yanında. Peru ve Arequipa mutfağının tipik yemeklerini deneyecektik. İttire kaktıra Mira’ya öğle uykusu bile uyuttuk ki geceyi çıkarabilsin. Zira haftalardır aradığı oyun parkı bile bu restaurantın bahçesinde var. Sürpriz olacak cüceye. Akşam 7 gibi evden çıktık. Binayı döndüğümüz gibi restaurantın kapısında bulduk kendimizi ama restaurant yerine kapı-duvar. Mekan kapalı. Hevesimiz kursağımızda yine meydana doğru yürürken bir ses duyduk. Mira aslında bu sesi evden çıkar çıkmaz duymuş ‘anneee tiyatro var kesinn, hadi gidelim’ demişti de ben ‘ne tiyatrosu ayol arabalardan geliyor o müzik’ diye lafı çocuğun ağzına tıktıydım. Müziğe doğru yöneldik istemsizce. Uzaktan kocaman bir çadırın tepsindeki ışıkları gördük. Sirk varmış meğer! Böylece Mira hayatındaki ilk sirk deneyimini de burada yaşamış oldu. Gösterilerde hayvan falan olmaması da en şahanesiydi. Bu günü ayrıca yazmıştım. Okumak isteyen olursa buyursun.

Son günümüzü çarşı-pazar ve eski sokakları gezerek geçirdik. Bizim gibi daha çok yerel hayatı merak ediyorsanız mutlaka uğrayın buralara. Turist de oluyor ama biz çok az rastladık. Buradakiler ne yer?ne içer? hepsini görebiliyorsunuz. Bu topraklarda 3000 çeşit patates var. Düşünebiliyor musun? Sırf onların satıldığı tezgahları görmek için bile gidilir bence.   Mercado Central ve San Cristobal  en güzelleri. Buralarda yerel yemekleri çok ucuza deneyebilirsiniz. Hiç bir lüks beklentiniz olmasın ama. Merak etmeyin insan öyle hemencecik zehirlenmiyor. Biz yedik, bak hala hayattayız. Bıldırcın yumurtası yedi mesela Mira. Çok sever zaten. Burada sokaklarda el arabasında satılıyor. 1 sol’e de 5 tane yumurta koyuveriyorlar bir poşete. Çocuklar için şahane atıştırmalık. Mercado Central’den mısır tohumu aldık bir de. Ekip yetiştirmeyi deneyeceğiz bu yaz. İnşallah tutar. Buranın mısırı hem çok lezzetli hem de çok iri taneli. Yani mısır çeşitlerinden biri bu. Yoksa yüz çeşit mısır var.





Son gecemizi de erkenden yatarak  ve biraz da eşya toparlayarak geçirdik. Yarın sabah Colca Kanyon’unu görmek için yola çıkıyoruz. Deli miyiz neyiz bilmem ama araba kiraladık onunla gidiyoruz. Amerika Konsolosluğu kendi vatandaşları için, canınıza susamadıysanız bu ülkede araba kiralamayın diye yazı yayınlamış. Biz Amerika’lı değiliz sonuçta. Colca’da görüşürüz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Puno- Arequipa Otobüs Yolculuğu ( 11 Şubat 2016)

11 Şubat sabahı kahvaltıyı otelde yapıp otobüs terminaline gidiyoruz. İnternette 11’de kalkacak görünen otobüs için terminalde saat 12’ye bilet satıyorlar ve otobüs 12:15’de hareket ediyor. Valizleri teslim edip yemek yemek için terminalin üst katına çıkıyoruz. Etrafta yakınlarda başka bir alternatif yok. Gerek de yok. Adam başı 6 sol’e (balıklı menü 7 sol) günün menüsünü yedik. Tavuk suyuna çorba, etli-pilavlı ana yemek ve yanına da hoşaf gibi bir meyve suyu veriyorlar.  

  

  

 Karnımızı doyurup otobüse doğru yollandık. Bu bileti alırken çok araştırdık. Çünkü Peru’da gerçekten de çok kötü kullanıyorlar arabaları. Daha önce de dediğim gibi en güvenli bilineni de Cruz del Sur. Fakat Puno- Arequipa arasında günde sadece 2 otobüs var ve Arequipa’ya varış saatlerinden dolayı bize hiç uymuyor. Çocukla olunca onun rutinine ve ritmine göre de hareket etmek gerekiyor. Okuduk, ettik. Otelin çalıştığı acentaya da telefonla danıştık ve saati de bizim için gayet uygun olan Civa’dan aldık biletleri. 6 saatlik yolculuk için de Curz del Sur’a oranla çok ucuza aldık biletleri diye zil takıp oynadık. Adam başı 8$’a geldi biletler. 

Otobüsü görünce anladık ki boşuna değilmiş o fiyat. Eski-püskü, paslı bir otobüs. Yerel halkın ucuz ulaşım için kullandığı tipmiş bu otobüsler. Civa, şirket olarak iyi ama farklı otobüs tipleri var. Bizim aldığımız ekono-civa. Yani en ucuz alternatif. Koltuklarımız en önde. Bindik. Otobüs leş gibi. Bizden önceki yolculuktan sonra ve belki de son 3 yolculuktan sonra hiç temizlenmemiş belli. Yerlerde çöpler falan aynen duruyor. Bir de pis kokuyor. Havasız gibi. Bizim koltuğun tarafındaki ön camın sağ üst köşesi kırık. Bantla tutturmuşlar ama yağmur yağarsa direkt üstümüze gelebilir yani. Yağmuru geçtim de yol boyunca dağlarda 5000m’ye kadar yükseleceğiz ve hava çok soğuk olacak, yükseklik rahatsız edecek falan… Neyse dedik. Bu da bir ‘mecera’dır dedik, bindik. Kalkış saatini bekliyoruz. Diğer yolcular da bindikçe otobüste bir huzursuzluk, söylenme başladı. Anladık ki arka taraftaki tuvalet feci kokuyor ve millet o halde yolculuk yapmak istemiyor. Bayağı ayaklandı yolcular. İsyan var. Temizleyin diyorlar. 6 saat böyle gidilmez diyorlar. Gel de kendin bi 5dk otur bakalım nasıl oluyormuş diyorlar şoföre. Biz en önde olduğumuz için tuvalet kokusunu havasızlık zannettik. Fakat belli ki arka taraf çok fena durumda. Otobüsün bütün camları açıldı, öyle püfür püfür yola çıktık. Fakat yolcular sakinleşmiyor. ‘Çamaşır suyu alll, tuvaleti temizleee, sıcak su bull, böyle gidilmezz’ sesleriyle 10 dakika kadar gittik. Sonra şoför durdu bi bakkaldan çamaşır suyu aldı. Yola devam. 10 dakika sonra yine durduk. Yol kenarında bir dere bulmuş şoför meğer onun için durmuş. İndi. Bidonla su taşıdı. Tuvaleti temizledi. Sonra devam ettik. Muavin falan yok. Sadece şoför var. Vallahi bravo dedim. Çatır çatır haklarını aradılar. Para verdik biz bu halde gitmeyiz diye diye temizlettiler o tuvaleti! 

4900m yüksekliğe çıktığımızda otobüsün içi buz gibi oldu. Cam kenarında oturamadık. Yağmur da yağdı ama allahtan ıslanmadık:) Giydik montları geçtik koridordaki koltuğa. Mira’yla kucak kucağa gittik 2 saat kadar. Isıttık birbirimizi. İnmeye başladıkça hava da ısındı. Biz de. Kalorifer yok mu bu otobüste? Yok anacım yok. Her yeri paslı, dökülen otobüsün gittiğine şükrediyorsun anca:) 

Yaşarken zordu ama dönüp bakınca güzel anı oldu işte oturup yazıyorum.

 6,5 saatin sonunda vardık Arequipa’ya. Hava karardı. Peru’nun 2.büyük şehriymiş burası. Trafiği de ona yaraşır. Şehre girmek vakit aldı. İner inmez taksiye atladık ve evimize gittik. Ev tabi ki Airbnb’den. 3 oda, 1 salon koca bir ev. Evden yanardağ manzarası bile var. Uçlarda dolaşıyoruz seyahat boyunca. En iyi evden en basit otele kadar çeşit çeşit yerde konaklıyoruz. Uçaktan en dökülen otobüse kadar hepsini deneyimliyoruz:)

 Arequipa’da dinlenmeyi hedeflediğimiz için ev iyi olsun istedik. Çamaşır falan da yıkamamız lazım. Evde çamaşır makinesi de var. Temizlenme ve dinlenme zamanı.  

    
   

Puno 2. Gün (10 Şubat 2016)

Otel eski olabilir ama kahvaltısı güzel. Keyifle, koşturmadan kahvaltı ediyoruz. Otel kalabalık. Karnavala gelenlerle dolu. 

Kahvaltı sonrası lobide coca çaylarımızı içerken otobüs bileti bakıyoruz. Ertesi gün ayrılacağız. Karar verdik yani. Hedef Arequipa. Ekonociva diye bir şirketten alıyoruz yarın sabah 11 için biletlerimizi. Airbnb’den ev de ayarladık. Lojistik ayarlamalar tamamlandıktan sonra kasabayı keşfetmek için attık kendimizi sokağa. Hava sıcak ve güneşli. Meydanı dün görmüşüz. Bir de şu Titikaka Gölü’nü gözlerimizle görelim bari, madem adalarına gidemiyoruz diyerek sahile doğru yürüyoruz. Oralarda da sabah kahvemizi içeriz hem. Büyük bir marketten Mira’ya don alıyoruz. Büyüdü zibidi yollarda. Donlar olmuyor ‘rahat değill’ diye olay çıkarıyor. Yol üstünde bir pasajda sabit pazar alanı görüyoruz. Alt kat kasap ve manav, üst katta kıyafet satan dükkanlar ve minicik lokantalar var. Peru’da kahvaltıda et ve tavuk suyuna kocaman parçalı etler, sakatatlar yeniyor çokça. Çorbalar çok lezzetli. Porsiyonlar çok büyük ve gayet besleyici. İlikli kemik suyuna çorba işte daha ne olsun. Öğlen yemeğini burada yemek istiyoruz. Gidip soruyorum öğlen menüsünde de bu çorbalardan kalırmı diye. Kalırmış:)  

    
    
 Aynı pasajdan hediyelik şapka alıyoruz ve çıkıp yola devam ediyoruz. Yol boyunca kahve içecek hiç bir yer yok. Göle kadar geliyoruz. Bari şu teknelerin kalktığı tarafa doğru gidelim de orada belli ki işletmeler var, orada içeriz diyerek yürüyoruz. İskele yoluna girince bir anda bize ada turu satmaya çalışanlar beliriyor. Ellerinde broşür. Ya biz gidiyoruz yarın şekerim artık başka bahara derken elindeki broşüre gözüm takılıyor. ‘Her saat’ gibi bir şey yazıyor. Aldım broşürü. ‘Uros adası. Yüzen ada’ falan yazıyor. E bu bizim gitmek istediğimiz ada. Sadece sabah 7’de değilmiş işte. Dün bize öyle demişlerdi turist ofisten. Eğer sadece Uros’a gitmek istersek dolmuş tekneler varmış. 2-2,5 saatlik turlar yapıyorlarmış. Yüzen ada Uros’a gidiyorsun. Orayı dolaşıyorsun ve dönüyorsun. Hemen de kalkıyormuş tekne. Gözlerimiz parlıyor. 

-Hadi gidelim mi? 

– Gidelim!

 Gibi kısacık bir diyalogtan sonra biletlerimizi alıp tekneye yerleşiyoruz. İyi ki kahve içecek yer bulamamışız ve buraya kadar yürümüşüz. Bazen sadece akışa bırakmak gerek. Su akıyor ve yolunu buluyor. Yoksa yapabileceğimiz ve çok istediğimiz bir şey eksik kalacaktı. Bu da turist ofisin ayıbı olsun. 

Özgür hala içemediğimiz sabah kahvelerini bulmak için gidiyor. Yolda içelim bari. O arada tekne de doluyor ve Özgür’ün gelmesiyle kalkıyoruz. Daha yola çıkarken teknenin motoru tekliyor, çalıştırıyorlar ve yola devam. Tekrar tekliyor. Çalıştırmaya çalışırken leş gibi kokuyor. Yolcular ‘bozuksa yol yakınken geri gidelim’diyorlar ama dinleyen yok. Motor çalışıyor tekrar. 5 dakika kadar gidiyoruz yine duruyor. Artık herkes isyan ediyor ama bir yandan da gülüyor. Tekneyi kullanan da genç bir çocuk. Tınlamıyor bile geri dönelim laflarını. Geri dönerse sırasını ve parasını kaybedecek belli. İstemiyor. Bizden sonra çıkan tekneler bizi geçip geçip gidiyorlar. Biz mi? Biz dura kalka, arada sazlıklara gire gire 20dk’lık yolu 45dk’da gidiyoruz.  

    
 
Titicaca Gölü dünyanın taşımacılık yapılan en yüksek tatlı su gölü. 3810m. Gölün bir kıyısı Bolivya diğer kıyısı Peru…Göl üstündeki adalardan biri de Uros Adası. Uro kabilesi yaşıyor. Vakti zamanında savaşçı İnka’lardan kaçmak için kendilerine göl üstüne yüzen evlerden bir hayat kurmuşlar. Bugün hala orada yaşıyorlar. 5 ailenin paylaştığı adacıktaydık biz. Kadınlarından birine sordum gerçekten de orada yaşayıp yaşamadıklarını, yoksa turizm için mi orada olduklarını. Burada yaşıyoruz dedi ama ben sanki oralar artık ‘iş yerleriymiş’ gibi bir hisse kapıldım. Çünkü teknelerle bütün gün turist taşınıyor bu adacıklara. Uro muzu dedikleri bir bitkinin kökünden zemin yapıp üstüne de sazlarını atarak su üstünde kalan platformlar oluşturmuşlar. Ana geçim kaynakları balıkçılıkmış eskiden ama artık turizm de çok önemli. Uros Adası’nın kendi yönetimi de varmış. Her sene kabileden bir aileden başkan seçiyorlarmış… Su üstünde yaşam bugün artık daha çok turistik bir aktivite de olsa vakti zamanında inanılmaz bir atılımmış bence. Hayatta kalma güdüsü neler yaptırıyor.  

     

   
 Adadaki ailenin küçük kızıyla kaynaşıyor Mira. Boya kalemlerinden bir kaç tanesini ona hediye ediyor ve hemen birlikte boya yapmaya başlıyorlar.  

    
 Adada tuvalet yok. Mira da ben de altımıza yapmak üzereyiz. Ev sahibemize soruyorum da öğreniyorum tuvalet olmadığını. ‘Çiş için mi soruyorsunuz?’ diyor. Anlamıyorum. ‘Tuvalet lazım da’ diye geveliyorum. Tekrar aynı şeyi soruyor. ‘Evet evet’ diyince ben, bizi saz evlerin arkasındaki alana çekiyor. ‘Buraya yapın’ diyor. Kapalı alan falan yok ya şaşırıyorum tabi. İnsanların evine işemeyelim diye emin olayım istiyorum. ‘Öylece buraya mı?’ Gayet rahat ‘evet evet’ diyor. Mira’ya hayat kolay tabi öyle ayıpmış, sokakmış gibi dertleri yok, yapıveriyor. Mecbur ben de yapacam yoksa millet altıma yaptığımı anlamasın diye suya düşmüş numarası yapmak zorunda kalacağım:) Hatuna diyorum ki’ ben de buraya mı yapayım’ ‘ yap yaapp’ . ‘ e iyi bari sen kimse gelmesin diye bekleyiver’ diyorum zira evin arkası turist dolu. Ama doğa bu n’apalım. Sidik torbası da bir yere kadar esniyor şekerim. Yapıveriyorum. Ohh rahatım.  

İşte buralar hep bizim tuvalet:)

   
İnsanların arasına geri dönüyoruz. O arada bizim turla gelenlerin üstünde yerel kıyafetler görüyorum. Hayatta da eksik kalmam koşa koşa gidiyoruz Mira’yla biz de giyiyoruz. Mira’yı arkadaşı giydiriyor. Çok şekerler. Kıyafetler rengarenk. Tam benlik!  

    
 İsteyenler Uros tekneleriyle başkente bir gezi yapıyorlar. Ekstra bir para ödüyorsun. Güya kadınlar kürekle götürüyor ama arkadan minik bir tekne itiyor. Bizi çekmedi. Aynı yere zaten bizim tekne götürecek bizi de. Güneşin altındasın diğerinde. İstemedik. Arkada 5 kişi kaldık. Önce diğer tekne gitti, onlar varınca da biz. 

    
  Dönüşü geldiğimiz tekneyle yapmak istemedik doğal olarak. Hesaplamadan çıktığımız için yemek saati gecikti. Acıktık. Aynı işletmenin teknelerinden birine binip Puno’ya döndük. İskeleden bisiklet taksiye atladık bizi 5 sol’e sabah gördüğümüz sabit pazara götürüverdi. Et suyuna çorbalarımızı yedik bol limonlu. Mis!  

    
 Sonra sokaklarda biraz daha dolanıp otelimize döndük. Çünkü sabahki o güneşli hava gitti. Soğuk başladı ve belli ki yağmur da geliyor. Erkenden uyuyoruz. Yarın bizi 6 saatlik bir otobüs yolculuğu bekliyor. Yaklaşık 5000m yüksekliğe kadar çıkacağız. 

Puno 1. Gün ( 09 Şubat 2016)

Cuzco’dan sabah 8’de otobüs ile gideceğiz Puno’ya. Cruz del Sur şirketi ile gideceğiz. Buralarda güvenlik konusunda en iddiali şirket o. Hem Arjantin’deki gibi koltukları da 160 derece yatıyor. Yol 6 saat. Rahatlık tercihimiz. 
   

 Kahvaltı sonrası otobüs terminaline gidiyoruz. Burada valizleri uçakta olduğu gibi otobüse binmeden, terminal içinde bir yerden teslim alıyorlar. Biz de valizleri teslim edip otobüse geçiyoruz. Gayet rahat. Her koltuğa birer battaniye ve yastık bırakılmış. Koltuklar geniş ve uyuyabileceğimiz kadar da yatıyorlar. Uçaktan daha rahat yani bu otobüsler. Hele bir tanesi var ki tamamen yatıyor koltuklar. O sınıftan yer bulamadık henüz. Yolculuk genel olarak rahat geçiyor. Mira uyuyor. Açıkçası daha önceki otobüste çok iyi uyuduğu için ve erkenden uyandığımız, günlerdir de öğle uykusu uyumadığından sebep 2 saatlik bir uyku performansı bekliyordum. Çok emindim. Elimde patladı. 1 saat olmadan ağlayarak uyandı. Kolunun üstüne ters bir şekilde yattığı için eli uyuşmuş, ne olduğunu da anlayamıyor ‘acıyor, acıyorr’ diye ağlıyor. Oysa ben daha film izleyecektim. Uyuyacaktım. Hep öyle olmaz mı zaten? Analar hayaller kurar bebeler de itinayla içine eder:) Murphy kaçmış bunların içine.

Öyle böyle derken, lamaların gerçeklerini camdan, mamutların çizimlerini (ice age) televizyondan izleye izleye geldik Puno’ya. Taksiye atladığımız gibi otele doğru yollandık. Çok açız. O Peru’nun en havalı otobüs şirketi bizi aç bıraktı anacım. Minnak bir sandviçi verdi sabah 10 gibi daha da bi şey vermedi. Biz de yemek bekliyoruz saf saf. Saat olmuş 16:00 biz daha öğle yemeği yemedik. Açken de biz biz değiliz. Hepimiz ayrı gıcık insanlar oluyoruz. Doymamız lazım yani. Otele eşyaları atıp hemen yemek bulmayı düşünüyoruz. A-a o da ne taksiyle geçerken ara sokaklarda kostümlü, bandolu dans eden insanlar görüyoruz. Tam da karnaval dönemi buralarda o yüzden her kasabada ve her köşede dans edenler var.  

 Otelimiz eski ama temiz bir otel. Son dakika ve karnaval döneminde bunu bulabilmek de iyi. Eşyalarımızı bırakıp hemen meydana doğru yürüyoruz. Meydandaki katedralin önünde kalabalık toplanmış, ortada da kocaman bir boşluk ve bando var. Yan sokaktan da kostümlü gruplar dans ede ede geçiş yapıyorlar. Harika ama o kadar açız ki onların peşine düşemiyoruz. Meydana bakan balkonu olan bir restauranta oturup yemek yiyoruz. Garsondan da öğreniyoruz ki dün büyük karnaval kutlamaları varmış. Dini bir karnaval bu. Bugün de bandolar yarışıyorlarmış. Renk renk kıyafetli bando ekipleri sırayla sahneye çıkıp 15’er dakikalık performans sergilediler. Her biri en az 20 kişiden oluşuyordu. Yemek beklerken biz de onları seyrettik. Mira dans etti balkonda:) Puno bizi şenlikle karşıladı sağ olsun…

Karnımız doyar doymaz kostümlü geçiş yapan ekibi aramaya çıktık ama bulamadık. Turist ofise uğrayıp ‘ Titikaka gölüne nasıl gidilir onu soralım bari?’ Diyerek ofise yollanıyoruz. Öğreniyoruz ki 3 adayı gezen sadece 1 tekne varmış ve sabah 7’de hareket ediyormuş. Gün içinde başka da yokmuş. Hava durumu yağmur veriyor. O havada ve de sabahın köründe tekneye atlayıp tüm gün tur yapacak gücü kendimizde bulamıyoruz ve Titikaka Gölü’nü başka bir seyahate bırakıp 2 gece kaldıktan sonra buradan ayrılmaya karar veriyoruz. Oteli de zaten 2 gece için ayarlamışız. Sonrasına bakarız demiştik.

Teşekkür ederek ofisten ayrılıyoruz. Hava da soğumaya başladı. Akşamları bayağı serin oluyor buralar. O yüzden erkenden odamıza kaçıyoruz. Hala yorgunuz da. Adam akıllı dinlenmeyi beceremedik henüz. ‘Gittiğimiz bi yerde azıcık uzun kalalım da bi dinlenelim’ diyoruz, diyoruz ama aklımız hep gezmekte olduğu için duramadan devam ediyoruz. Kanımız bitli şekerim! 

Odaya girdik. Açtık radyatörümüzü. O arada da deli gibi yağmur yağmaya başladı. Oda sıcacık hiiç çıkasımız yok. Zaten kafamızda da bitirmişiz Puno’yu. Özgür gidip yiyecek bir şeyler alıyor. Yine odada yiyoruz akşam yemeğimizi ve erkenden uykuya dalıyoruz. Bilmiyoruz ki yarın bizi bir sürpriz bekliyor...