Arequipa-Lima Otobüs Yolculuğu (17-18 Şubat 2016)

Dünkü ‘macera’lı yolculuğumuzdan sonra bu sabah Arequipa’ya yola çıkmadan önce biraz gevşemek istiyoruz. Otelde kahvaltımızı yapıp termal havuza doğru yola çıkıyoruz. Ben daha önce açık havada termak havuza hiç girmemiştim. Buraya kısmetmiş. 2 ayrı havuz var burada. Aslında daha fazla ama turistlerin kullanımına sadece bu 2 havuzu ayırmışlar. Diğer havuzlara lokaller giriyor. Onlar için çok ucuz. 1,5 Lira gibi bir şey yapıyor. Dolayısıyla millet çoluk-çocuk gelip burada banyo yapıyor. Turistler için ayrılan havuzların birisi kapalı, birisi açık havuz. Kapalı olan minik ama içi sıcacık, sauna gibi aynı zamanda. Önce ona girmeye niyetlendik ama hem küçük, hem kalabalık olunca pek çekmedi. Hemen açık havuza geçtik. Dışarısı buz gibi ama sen sıcacık sudasın. Havuzdan çıkana kadar şahane ama çıkınca duş almak için içeri gitmen gerekiyor. O kısım acı vericiydi. Donduk. İçeri girer girmez kendimizi o küçük havuzun içine attık ve iliklerimize kadar ısındık. Mira’yı havuzdan çıkarmak zor oldu ama. Hangi çocuk havuzdan çıkmak ister ki zaten? Çıktık. Duşumuzu aldık. Saçlarımızı kuruttuk ki orada saç kurutan bir tek bizdik. 1 yaşında, saçları upuzun çocuklarınkini bile kurutmadan o serin havaya rahatça çıkarıyor burada ebeveynler. Biz üşüdük. Kuruttuk 🙂 Türk genlerimiz iş başında. Neyse hızlıca hareket etmemiz gerekiyor. Çünkü akşamüstü arabayı teslim edip gece otobüsüne bineceğiz ve 15 saatlik bir otobüs yolculuğu ile Lima’ya geçeceğiz. Zaman kısıtlı. Dağları aşıp gideceğimiz için hava durumu çok değişken. Bizi yavaşlatabilir.

Yol durumunu bilemediğimiz için öğle yemeğini de aradan çıkaralım ve yola öyle çıkalım diyoruz. Oysa saat daha 11:30 ve biz aç değiliz. Fakat yolda yemek yiyecek bir yer yok ve 260km’lik yol 4 saat falan sürüyor. Trafik de olabilir. Hızlıca sandviç yiyip, yiyemediklerimizi de paket yaptırıp yola çıkıyoruz. Buralarda yola her zaman ekstra hazırlıkla çıkmak en iyisi. Benden söylemesi. Dolu yağabilir, yol kayması olabilir, anlamsız bir trafik olabilir. Zaten yollar kötü durumda olduğundan çok yavaş ilerlenebildiğinden 4 saatlik yol 6-7 saati bile bulabilir. 260km için 6-7 saat ne kadar uzun değil mi? Buralarda böyle şekerim… Biz de ona göre hazırlığımızı yapıp yola koyulduk. Dönüşümüz gelişimiz kadar ‘mecera’lı olmadı. 4900m’ye çıktığımızda deli gibi bir yağmura yakalandık o kadar. Yine de tahmin ettiğimizden biraz daha uzun dürdü Arequipa’ya varışımız. Trafik. Bir de kötü, çok kötü şoförler yüzünden ister istemez yavaşladık. Peru’da gerçekten kötü kullanıyorlar arabayı. Önünü göremediğin bir virajda, sağın uçurum solun dağ iken bile sollamak için çıkıveriyorlar ya da koca yolcu otobüsü bir anda seni sollamak için atılıveriyor. Önünde hiç yer olmaması, karşıdan kamyon geliyor olması onlar için önemli değil. Neyin cesareti anlayamadım ben. Kızılötesi görüşün mü var tatlım?? Olmadığı da hemen karşıdan gelen bir arabayla burun buruna gelince anlaşılıyor. Kimse de korna morna çalmıyor. Arabadan inip birbirlerine dalmıyorlar. Bu toprakların işleyişi bu.

Neyse sağ salim Arequipa’ya varıyoruz. Hemen arabayı teslim edip otobüs terminaline gidiyoruz. Çantalarımızı teslim edip yemek yemek için terminalin üst katındaki lokantalardan birine yerleşiyoruz. Tavuk suyuna makarnalı birer çorba içiyoruz. Peru’da yemek şahane. Her yerde et ya da tavuk suyuna çorba bulabiliyorsunuz. Çocuklar için en güzel yemeklerden biri. Hani çocuğum buralarda ne yer diye hiiç düşünmeyin. Otobüsün hareket saati yaklaşıyor ve biz yavaş yavaş o tarafa doğru geçiyoruz. Daha önce aynı firmayla yolculuk yapmış ve ‘oo çok ucuza bilet bulduk’ demiş ve sonunda kırık camı bantla tutturulmuş ama hala köşesi açık , her yeri paslanmış ve tuvalet kokusundan milletin isyan ettiği, 4800m’de donarak kucak kucağa gittiğimiz bir otobüs yolculuğu yapmıştık. Bu sefer aynı firmanın üst sınıfından, tamamen yatan koltuklar aldık. Yine de otobüsü görene kadar hafif bir tedirginlik yok değil. Diğer otobüs de internetteki fotoğraflarında gayet iyi görünüyordu ve o yolculuk 6 saatti. Şimdi 15 saatlik bir gece yolculuğu var önümüzde. Zaten çok sık yer değiştirdiğimiz için genel bir yorgunluk var üstümüzde. Uyuyamazsak o yol hiiç çekilmez. Firmanın adı  Excluciva.

Bu düşüncelerle otobüse doğru ilerliyoruz. Ta – daa!!! Hayatımda gördüğüm en lüks otobüs karşımda duruyor. Uçakla hiç ‘ birinci sınıf’ bir yolculuk yapmadım ama bu otobüsü ancak onunla kıyaslayabilirim sanırım. Gördüğümün, bildiğimin çok ötesinde bir otobüs. Koltuklarımız da en önde olunca sanki bize özel karavanla yolculuk yapıyoruz gibi oldu. Koltuklar 180 derece yatıyor. Ayakları uzatmak için alttan ayrı bir platform çıkıyor. Önünde ekranın var. Ekranda uçaktaki gibi bir eğlence sistemi de var. Dizi-film, radyo ve çocuk kanalları. Yol boyunca internet de veriyorlar. Çok iyi çalıştığını söyleyemem ama otobüste olmasan da burada internet iyi değil. O yüzden ara ara çalışması bile çok başarılı sayılır. Herkese özel kulaklık ve koltuklar arasında perdeler var ki herkesin özel alanı olabilsin. IMG_3219

Akşam yemek ve sabah kahvaltısı da veriyorlar. Akşam yemeği beklediğimizden de iyi çıktı. Tavuklu çin pilavı, salata, kek  ve içecek ikramı vardı ve otobüs yemeğine göre gayet lezzetliydi. Sadece Güney Amerika’da olduğumuzu unutmayalım diye ufak bir aksaklık yaşandı. O havalı otobüste su bitti. Biz de her zaman gereğinden fazla hazırlıklı seyahat ederken bu sefer az su aldık yanımıza nasılsa vardır diye. Murphy işte… Otobüsün yolcu indirip bindirmek için durduğu yerlerde hemen satıcılar otobüsün kapısına geliyorlar zaten. Suyun bittiğini öğrendikden sonraki ilk  durakta Özgür su almak için alt kata, kapıya doğru gitti. Tam suyu alırken otobüs hareket etti. ‘hoopp n’oluyoruz’ dememize rağmen şoför  kapıyı kapattı ve yola devam etti. Özgür şoförün kapısına dayanmak suretiyle hesap sordu da ‘ileride duracağım’ dedirtebildi adama. 5 dakika sonra su almak için bir yerde durdu da depoladık sularımızı. Bu da böyle bir anı olarak kaldı işte. Ne kadar havalı otobüs olursa olsun buralarda işletme mantığı bu kadar. Hazırlıklı olun. Herkes rahat. Bu tarz şeyler çok olağan. Sen de sakin olacaksın. Her şey çözülüyor sonunda.

Yol genel olarak çok rahat geçti . Mira’ya da büyük kıyak oldu bu ekran olayı. Kulağında kulaklık limitsizce ‘Masha and the bear’ izledi. İzlerken de uyuyakaldı… Bu da onun kişisel tarihinde çok büyük olay. Yollardayken kurallarımızı, limitlerimizi çok esnetiyoruz biz. Şimdi o ekran karşısında duruken ve bizler de film izlerken ona ‘hayır’ demek olur muydu? Bayıldı zevkten. Deliksiz bir uyku uyudu. Gece uyurken Özgür tuvalete götürdü bir ara. Doluymuş. Bekle bekle gelmezler. Bilmem kaç dakika sonra geldiler. İçerideki hatun bir türlü çıkmayınca Özgür’ün kucağında sanırım tuvalete geldi sanarak yapıvermiş çişini Mira hatun. Yanımızda yedek kıyafet var. Değiştirdik. Temizledik. O uyanmadı bile. Olan Özgür’e oldu. Geceyi öyle ıslak ıslak geçirmek zorunda kaldı :)) Bu da bu yolculuğun süper anısı olarak kaldı işte şimdi hatırlayıp gülüyoruz. Sabah 10 sularında Lima’ya vardık. Yorulmadan, anlamadan geçti gitti yolculuk. Şimdi sıra Lima’da….

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Uzun lafın kısası 15 saatlik yolculuk ga

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Colca Kanyon’u ve Kondor Tepesi/Peru (16 Şubat 2016)

Dünkü ‘mecera’lı, 4900m yükseğe kadar çıktığımız araba yolculuğumuzun ardından pırıl pırıl, güneşli bir sabahta erkenden,  Condor Tepesi’nde kondorları izlemek için Colca Kanyon’una doğru yola çıkıyoruz. Colca Kanyon’u dünyanın en derin kanyonu olarak geçiyor. 3400m. Amerika’nın o pek meşhur Grand Kanyon’undan 2 kat kadar daha derinmiş. Biz Chivay’da konaklıyoruz ama kanyona Arequipa ve Puno’dan günübirlik turlar da düzenleniyor. Sabah 3-4 gibi yola çıkıp, akşama dönüyorsun. Bizim zaten yapabileceğimiz bir şey değil Mira’yla. Olsa bile yapmazdık. O turlar fazla turistik, fazla steril ve fazla planlı geliyor bize. Paşa gönlümüze göre gezmeyi, keşfetmeyi seviyoruz biz.

Otelden öğrendiğimize göre yaklaşık 1,5- 2 saat kadar sürüyormuş yol. Hem kondorları görebilmek hem de kötü havaya yakalanmadan gidip-gelebilmek için erkenden yola çıkmak en iyisi dediler. Zaten Mira sabahın köründe uyandığı için sorun olmadı. Yol çok güzel. Doğa harikası yerler. İnka’lar ne muhteşem yerlerde yaşamışlar. Yol boyunca vadilerde teraslar halindeki İnka tarlalarını görüyoruz. Bugün Peru’lu köylüler atalarından kalan teraslarda hala çiftçilik yapıyorlar. Yemyeşil her yer. Hava pırıl pırıl. Bakına bakına, fotoğraf çeke çeke ilerliyoruz. Fakat arabadan hiç inmiyoruz.  

  

 Sonra bir anda kendimizi Condor Tepesi’nin yanında buluveriyoruz. E hani 1,5-2 saat sürüyordu yol? Biz 45 dakikada geliverdik. O kadar erken gelince de ilk önce yanlış geldik diye düşündük hatta. Burası  başka bir gözlem noktası herhalde diye ilerlerken tabelayı gördük: Kondor Gözlem Noktası. Vallahi de gelmişiz. Belki tüm gözlem noktalarında durarak ve tur otobüsüyle gitseydik o kadar sürede giderdik. Bilemem. Biz arabaylayız ve yağmur başlamadan kondorları görelim, nasılsa dönüş aynı yoldan, istersek o zaman durur bakarız diye düşünüp gözlem noktalarının hiç birinde durmadık. Colca Kanyon’un en popüler gözlem noktası da burası zaten. En turistik yeri yani. Kalabalık. Neden? Çünkü millet dünyanın en büyük ikinci kuşu olan kondorların kanyon üstündeki süzülüşünü görmek için akın akın geliyor. Kanatlarını açtığında kanat arası genişliği 3m’yi buluyormuş. Kilosu 11-15 kg arasında değişiyor ve 7000m yükseğe kadar uçabiliyorlarmış. Çok etkileyici değil mi? O kütleni sen nasıl o kadar tepelere çıkartıyorsun şekerim? Hava akımını kullanarak kanat bile çırpmadan süzüle süzüle yükseliyorlar…

Hemen arabayı parkediyoruz. Daha arabadan inerken koca bir kondor tepemizden süzülüyor. Uzaktan görebiliyoruz ama heyecanlanıyoruz da. İner inmez görebildiğimiz için. Çünkü gidip de hiç kuş göremeyen de oluyormuş. Gözlem noktasına gidiyoruz ve beklemeye başlıyoruz. Arada fotoğraf çekiyoruz. Mira oynayacak taşlar bulmuş, oturmuş bir şeyler inşa ediyor. Aradan belki yarım saat falan geçiyor ama kuş falan yok. En tepe noktaya geçiyoruz. Beklemeye devam. Gelen giden yok. Tur otobüsleri gelip gidiyor. Etrafta konuşanlardan duyuyoruz ki  aslında kuş görmek için en ideal saat sabah 8’miş. Biz de güya erken geldik ama 9’u geçmişti biz vardığımızda. Yavaş yavaş gitmek için hazırlanırken yanımızdaki adam bir anda koca sesiyle ‘kondooorrrr kondooooorrr’ diye bağırınca herkes onun buluduğu noktaya koşmaya başladı. Millet kondor fotoğrafı çekecek diye neredeyse 1m uzunluğunda fotoğraf makineleriyle yerini almış, bekliyor. Yükseklerden bir kondor gelmesini beklerken bizim kondor aşağıdan geldi:) Yavaş yavaş yükseldi ama bizden uzakta. Kondor geldiği sırada bizim yerimiz şahaneydi aslında. Hani arabadan inerken gördüğümüz o kondor kadar büyüğü yine aynı yerden geçse şahane fotoğraflar çekme şansım olacaktı. Hem de ıphone’la. Neyse ben de Özgür’ün kafasının üstünde siyah bir leke gibi olan, baktığımızda sadece bildiğimizden dolayı bizim anlayabileceğimiz bir ‘kondorlu’ fotoğraf çekmeyi başarabildim. Buna da şükür:) 

    
    
    
 Tur otobüsleri bu tepeden sonra genelde dönüş yoluna geçiyor. Daha ötesinde pek bir şey olmadığından sanırım. ‘Bizim altımızda araba var. E otelimiz de yakın.’ diyerek ilerlemeye, bir sonraki kasabayı da görüp orada yemek yemeye karar veriyoruz. 15 dakika kadar sonra oradayız. Minnacık bir yer. Sokaklarını turluyoruz arabayla. Aman görmediğimiz yer kalmasın!  Yemekten önce de çay-kahve içecek yer arıyoruz. Yağmur gelmek üzere. Bulutlar kara kara çöktüler tepemize. Bu mevsimde buralarda hava hep böyleymiş. Sabah günlük güneşlik, öğleden sonra yağmurlu ve serin, geceleri ise buz gibi. Ara sokaklarda dolaşırken bir tabela görüyoruz. Diyor ki: dağ manzaralı, nefis bahçeli hostel. O bahçede çay içebilir miyiz acaba? Hadi bulalım. Buluyoruz. 5-6 odalı, belli ki kanyona yürüyüş turu için gelen sırt çantalıların konaklama yeri. Fakat bir güzel bahçesi var ki sorma. Sahibi de şeker bir adam. ‘Çay ya da kahve içebilir miyiz?’ diye soruyorum bizimkiler arabada beklerken. Şaşırıyor önce. ‘Şimdi topladım. Açık büfe var. İsterseniz kendiniz alın’ diyor. Açıkça anlaşılıyor ki sadece orada konaklayanlara hizmet veren bir yer ve şimdiye kadar kimse gidip bizim gibi bi şeyler var mı içecek dememiş:) Bizi geri çevirmiyor ama. Bahçeye oturuyoruz. Kimseler yok bizden başka. Bizim için su kaynatıyor. Çayımızı-kahvemizi alıyoruz ve yağmur gelmeden kısa bir keyif yapıyoruz. Mira da küçük ama nefis bahçede vakit geçiriyor. Çocukla gezerken onlara bu alanları yaratmazsanız size geri dönüşü acımasızca olur benden söylemesi. Biz ağzımızın payını çok defa aldık. Şimdi terbiyelendik o konuda. Mira zamanları yaratıyoruz. Bak lafı uzatttım yine çok. Hızlıca toparlıyorum. Çünkü asıl macera bundan sonra başlıyor. Hesap ne kadar diye  soruyoruz ve yüzünden anlıyoruz ki kaç para isteyeceğini bile bilemiyor. 5 sol diyor sonra. Ödeyip, köy merkezine dönüyoruz. Bu arada bulutlar hala tepemizde. 

   
Kafamızda da şöyle bir fikir var diğer yandan: Elimizdeki haritadan geldiğimizden farklı bir yoldan dönebileceğimiz bir güzergah bulduk kendimize kahve içerken. O yoldan gidersek kanyonun dibine kadar da inebiliyoruz. Colca Nehri’nin üstünden köprüden geçip, bir daire yaparak dönebiliriz gibi. Fakat emin de olamıyoruz. Hava yağmurlu olursa bi anlamı olmaz. Bir yandan da yolu o kadar uzatmalı mıyız? E bir de Peru’nun yolları malum. Acaba oralar nasıldır? Köy merkezine gidip turist ofise sormaya karar veriyoruz. Onların yönlendirmesine ve de havanın durumuna göre karar vereceğiz ve fakat kara kara bulutlar yavaş yavaş bize doğru geliyor. Dur bakalım…

Meydana gidiyoruz. Özgür ve Mira arabada bekliyorlar. Ben de daha Chivay’a girerken bize verdikleri haritadan gözümüze kestirdiğimiz yol hakkında bilgi almak için giriyorum turist ofise. Ne ilginç di mi ? Köyde turist ofis var. Fakat burası kanyonda trekking yapanlar için başlangıç noktası. O yüzden aslında Peru’nun en turistik 3. destinasyonu sayılıyor. Ama yine de köy…Cabanaconde. Görevli bakıyor ve ‘oluur, gidilir’ diyor. Haritaya göre yol asfalt değil, toprak yol.’Güvenli midir? Biz çocukla seyahat ediyoruz’ falan diyorum. ‘Tabi tabi gidilir ya’ diyor. ‘Peki yoldaki kasabalardan birinde yemek yiyebileceğimiz yerler var mı?’  Nehir seviyesine indiğimizde bir köy var gibi görünüyor. İlk yerleşim yeri orası. Llahuar. ‘Arabayı köprünün orada bırakırsınız. Yarım saat kadar yürürseniz orada yemek yiyebileceğiniz yerler var. Yer dönersiniz arabaya ya da  Tapay’da yani başkentte yersiniz. Orada seçenek var’ Adamlar dağda yaşamaya alışık oldukları için bu cümle onlar için çok  normal ama bizim için ütopik. ‘Mecera’ severiz de o kadar da değil şekerim. Karnımı doyurmak için hele ki altımda araba varsa yürümem yani o yolu. Neyse biz o toprak yoldan bir daire yapıp, haritada gösterdiği noktaya yani Kondor Tepesi’nin oraya çıkmak istiyoruz. ‘olur tabi’ diyor tekrar. Bana bir harita daha veriyor hatta. Teşekkür edip arabaya dönüyorum.

Arabayı hareket ettirmeden, harita üstünden Özgür’e adamın dediklerini anlatırken aynı adam yanımıza geldi. Özgür’le tokalaştı, tanıştı falan. Sonra önümüzde duran minibüsleri göstererek ‘Bu minibüsler de çalışıyor o yolda’ dedi. ‘yol iyi yani?’ dedi Özgür de ne desin. ‘Evet’ dedi ve iyi yolculuklar dileyerek ayrıldı yanımızdan. ‘Ay ne ilgili adam ayol! ‘diye diye güldük arkasından. Üşenmedi yanımıza kadar geldi. Sonradan anlayacağım ki az bile yapmış o yol için! Kendince uyarma şekli de oydu sanırım. Yolu anlatınca anlayacaksın tam olarak demek istediğimi.

Kara yağmur bulutları hala tepemizde…

‘Biz karnımızı burada doyuralım da hele, yemekten sonra hava iyiyse basar o yoldan döneriz. Yağmur yağarsa da artık şansımıza’ diyerek meydandaki bir yere oturuyoruz. Fazla da seçeneğimiz yok zaten. Pek de şahane olmayan bir pizza yiyoruz. Yerken de o kara bulutlar karşımızdaki dağın tepesine çöküyor. Yağmur rüzgarını hissediyoruz. Üşüyoruz hatta ve üstümüze birer ceket giyiyoruz. Yemek bitiyor. Ben Mira’yı tuvalete götürüyorum ve o arada Özgür de büyük bir şişe su alıyor. O yola gireceğiz yani belli oldu aramızdaki sessiz iş bölümünden. Arabaya atlıyoruz ve haritadan yönümüzü kestirip ne taraftan gitmemiz gerektiğine bakıyoruz. Görevlinin de tarifini hesaba katarak bir yönde karar verip, gaza basıyoruz. Demiştim ya bu topraklarda yol tabelasına pek inanmıyorlar! Yollarda bırak interneti, telefonlar bile çekmiyor. O yüzden harita tek aracımız yolumuzu bulabilmek için ve bizim gps’imiz  Özgür :). Hasbelkader buluyoruz yolumuzu köyden çıkarken. Aralarda tabela görüyoruz ama sadece arkeolojik alanlara giden yolu gösteriyorlar. Onun dışında yok. Doğru gittiğimize inanarak devam ediyoruz. Hatta bir yerde tabela bile görüyoruz da emin oluyoruz doğru yönde olduğumuza. Bir noktada yol ikiye ayrılıyor ve tabela var. Yine de emin olamıyoruz. Şanslıyız ki bir grup köylü adam oturmuşlar, sırtlarında da heybeleri laflıyorlar ya da araç bekliyorlar, bilemem. Onlara soruyoruz: ‘Llahua’ya bu yoldan mı gidilir?’ ‘evet evet ama bekleyin aşağıdan otobüs geliyor o geçsin, sonra devam edin. Yol dar.’ Bekliyoruz. Otobüs geliyor. Aslında minibüs. Turist ofisteki görevlinin bize gösterdiği türden bir araç. O geçiyor ve biz yola giriyoruz. Hakkatten de daracık, toprak bir yol. O minibüs buradan gidiyorsa biz altımızdaki 4 çekerle teeyy!! nasıl da gideriz hem de! diye düşünüyoruz. O dağ köylerine başka bir ulaşım şekli de yok zaten. 

 Yolculuk başlıyor. Bir müddet şarkılar söyleyerek bizim buraların köy yolları gibi yollarda devam ediyoruz. İnka terasları, dağlar, kara bulutlar, güzel müzik, arada önümüzden akan dere, dağlarda görünen şelaleler. Nefis yani her şey. ‘İyi ki de girmişiz bu yola Özgür’ diyorum. Bi ara üşendim çünkü ben. Bi de emin olamadım. O köy yolu biraz daha ilerleyince kıvrım kıvrım, kanyonun dibine doğru inen bir yılan görüntüsünü alıyor. Belgesellik görüntüler bunlar  diye düşünüyorum. 

  

  O kıvrımlı yollar hangi ara uçurumla buluşuyor inan hala hatırlamıyorum. Fakat bir anda o vadi içindeki yolun bir kenarı dağ, diğer kenarı uçurum oluyor. Daracık da yol. Bir an yanlış mı girdik acaba yola diyoruz ama kanyonun dibinin ne tarafta olduğu önümüzdeki dağdan belli. Hem karşımızdaki koca dağın ortalarında bir yerlerinde köyler de var. Nasıl var hakkatten o köyler? Yıl 2016 ve bu insanlar orada yaşıyorlar. Nasıl? Çok başka koşullarda…

Yol kıvrıla kıvrıla uçurum kenarından gidiyor. Hafif bir tedirginlik oluyor bende. Fakat Özgür ‘sen arabayı ve teknik özelliklerini bilmiyorsun ondan geriliyorsun. Güvendeyiz, hiiç bir şey olmaz’ diyor. Güveniyorum. Rahatlıyorum gibi. Yol ilerledikçe kalitesi de bozuluyor.Telefon çekmiyor. Kara bulutlar hala üstümüzde. Yağdım yağacağım diyor, belli. Bir ara dağdan kayan taşlar ve kayaların  olduğu bir yere geliyoruz. Üstünden geçmekten başka bir çare yok. Geri dönecek yer falan da yok. Yol öyle sıkı toprak bir yol zaten değil. O arayı nasıl geçtik, ben kapı koluna nasıl sıkı tutundum ve hangi ara dine imana geldim inan bilemiyorum. Sadece hayatta kalalım diye dualar ederken hatırlıyorum kendimi. Mira da arka koltukta uyuyor. Zaten Bolivya’dayken rüyamda uçurumdan düştüğümüzü görmüşüm aklıma o geliyor. Ciddi tırsıyorum. Biz ki Bolivya’nın Ölüm Yolunu arabayla geçmiş insanlarız oradaki adrenalin falan buranın yanında hiç kalıyor. Hatta bu yolun nasıl olup da diğeri gibi meşhur olmadığını anlayamıyoruz. Azrail’e madik atmak istiyorsan direkt buraya gel. Yeşil değil herhalde ondan meşhur olamadı… Her yer boz. Yeşil yok. Telefon çekmiyor. Yoldan da şimdiye kadar bizden başka araba geçmedi. Hani minibüsler işliyordu? Yok işte 1 tanecik gördük yolun başında hepsi o. İlerliyoruz. Hafif bir yağmur başlar gibi oluyor. Korkulardan korku beğen. O dağdan topraklar bir kaysa hoopp uçurumun dibindeyiz çünkü. Korkak bir insan da değilimdir aslında, çook uzun zamandır bu kadar korktuğumu inan hatırlamıyorum. Hazirliksiz yakalandim ondan sebep herhalde.  Bak şimdi yazarken bile o güne gittim de üstüne su dökülmüş kedi gibi yukarı kalktı omuzlarım. Öyle böyle, dua ede ede inişe geçtik. 3400m’yi arabayla indik şekerim. Köprü göründü. Arkasından da dumanlar çıkıyor. O ne ayol yangın mı? Ateş mi? derken anlıyoruz ki: gayzer. Hayatımızda ilk defa gözlerimizle gayzer görüyoruz. Doğa da bizim cesaretimizi ve zaferimizi böyle ödülleniriyor herhalde diye düşünüyorum. Görevli adamın da arabanızı bırakıp yürüyebilirsiniz dediği yer burası. İyice fantastik. Ne kadar farklı kriterlerimiz. Adamın bizi gönül rahatlığıyla gönderdiği yolda altıma ediyordum ben, onların hayatı buralarda geçiyor.  

gayzer
     
   

  
Köprüyü geçiyoruz. Bu sefer de karşı yamacı tırmanmak gerekiyor. İndik ohh rahatız da diyemiyoruz yani. Fakat yine de tırmanış daha rahat geçiyor. Dağın diğer tarafından geldiğimiz yolu uzaktan görünce ‘Allah var ve sanırım bizi de çok seviyor’ diyorum. O nasıl yol öyle şekerim? Karınca yolu gibi incecik görünüyor koca dağın gövdesinde. Tırmanış yolunun bazı yerleri de fena ama o kadar değil. Hem bu tarafta yerleşim yerleri de var. Güzel bir köyün içinden geçiyoruz hatta. Yemyeşil, kaktüs tarlalarının içinde. Vaha gibi o bozluğun arasında. Mira uyanıyor. Medeniyete (!) karışmış olmak iyi geliyor. Yükselen omuzlar aşağı iniyor. Rahatlıyorum çünkü haritaya göre birazdan başkent dedikleri Tapay’dayız. Oradan da asfalta bağlanan yola gireceğiz. 10 dakika kadar köylerin arasından gidiyoruz. Köy dediklerim de 10 haneden oluşanları da var içlerinde mahalle gibiler daha çok. Bakkal bile çıktı birinde de görmesi iyi geldi. İlerlerken bir anda yol bitti. Dağın gövdesine dayandık. Ciddi diyorum. Arabanın burnu dağın gövdesinde. Kafanı yukarı kaldırıyorsun dağ. Bildiğin koca dağ. Dağ. Hani şakalı-komikli bir film yapayım desen o anki halimizi alır milletin kahkahadan koptuğu sahne yaparsın. Sağımız orman gibi bir yer. Solumuzda da Tapay. Tapay’a giren araba yolu yok. Daracık bir köprüyle meydanına doğru gidiliyor. Başkent Tapay. Algılarımız, değer yargılarımız fabrika ayarlarına dönüyor. Kara kara yağmur bulutları hala tepemizde…

E peki yol nerede? Herhalde kaçırdık biz aşağıya inen yolu. Dönelim de birilerine soralım bari. Nasılsa etrafta insan da var. Bakkal gördüğümüz köyün girişinde bir grup genç ‘hoop, heyy!’ nidalarıyla durduruyorlar bizi. Kanyon yürüyüşü yapan bir grupmuş. İçlerinden 2 kişi fenalaşmış, devam edemeyeceklermiş yürümeye. Şekerim öyle kondisyonsuz falan zaten olacak iş değil o dağ, sen ne yaptın? diye düşünüyorum da demiyorum. Grubun rehberi olduğunu söyleyen genç bir kızla aramızda şöyle bir diyalog geçiyor. Rehber başlıyor konuşmaya.

-Siz nereye gidiyorsunuz?

-Valla biz de kaybolduk, yolumuzu bulmaya çalışıyoruz da hedef Cabanaconde.

-Heh siz buradan geri döneceksiniz yani?

-Yok yaw biz şu yolu bulmak istiyoruz. ( o arada haritayı çıkartıp Tapay’dan Kondor Tepesi’ne bağlanan yolu gösteriyoruz)

-Orada yol yok ki!

-Nasıl ya? ( o anda üstüne su dökülmüş kedi şeklime geri dönüyorum. Ne diyor bu hatun be??Susturun şunu kalbim kaldırmayacak muhabbetin gidişatını düşündükçe!)

-Tek yol geldiğiniz yoldan geri dönmek. Başka yol yok oraya.

Başımdan aşağıya kızgın yağlar dökülüyor o anda. Versen 1 şişe tekilayı bir dikişte içerim. Suratım sanırım yeşile falan dönmüştür. Adamlar haritayı yanlış yapmışlar! Olmayan bir yolu var gibi göstermişler. Hem de asfalt yol. Böylece neden Ölüm Yolu’na rakip olmadığını anlıyoruz. Daire yapamıyorsun. Geldiğin yolu geri dönmek zorundasın! Birbirimize bakıyoruz Özgür’le ve hemen saatlerimize bakarak hesap yapmaya başlıyoruz. Çünkü o kara kara yağmur bulutları bi bırakmadı ki peşimizi hem havanın da kararmasına 2,5-3 saat kadar bir şey kaldı. Biz dönüş yolunu yağmur başlamadan ve hava kararmadan yapmak zorundayız. Yoksa yolda kalırız. Gerginlik…

Hesaplarımıza göre geldiğimizden biraz daha hızlı dönebiliriz. Çünkü gelirken zaten çok yavaş ilerleyebildiğimiz yolda Özgür de manzarayı seyredebilmek için daha da yavaş gitmişti. 20-30km arası hızla. Şimdi 30-35km ortalama ile gidersek hıdı bıdı bıdı hıdı… Lafı kesip yola çıkmalıyız!

Hızlıca arabaya o yolda hiç tanımadığımız birilerini almak istiyor muyuz diye bir karar vermemiz gerekiyor. Arka koltukta zaten Mira var ve koltuğu da ortada. 2 yetişkini daha yanına koyarsak çok darlanacak çocuk. Zaten araba yolculukları sıkıntılı geçiyor. Ağlama krizli, koltukta rahat değilim diye çığlık atmalı falan. Bir de tehlikeli bir yol. Kısaca Özgür o sorumluluğu da pek almak istemiyor. Gönlümüzde pek razı olmuyor bırakmaya ama. Sadece 1 kişi alabiliriz diyoruz. Onlar da ayrılmak istemiyorlar. Kalıyorlar. Minibüsle dönecekler sanırım.

Biz gaza bastığımız gibi yola düşüyoruz. Kara bulutlar sağ olsun eşlikçimiz. Allahım hayatım boyunca etmediğim dualarla indiğim o yokuştan tekrar geçeceğim. Nasıl bir sınavım varsa artık. Rahat rahat indik. O arada hafif bir yağmur başladı. Fakat o yağmur bastırırsa ilerleyemeyiz. Şu andaki hafif yağmur bizim için iyiymiş bile Özgür’e göre. Bu sefer Mira da uyanık. Hem köprüyü hem de gayzeri görebiliyor diye mutlu oluyorum. Şaşırtıcı şekilde inerken ödümün patladığı yolda bu sefer çok daha rahatım. O kadar korkutucu değil çıkış ya da ben korku eşiğimi çok yükselttim ya da hissetmiyorum. Fakat dualarla devam ediyorum. Yağmur indirmeden, hava kararmadan en tehlikeli kısmını atlatıyoruz yolun. Fakat yine de durmadan ilerliyoruz ki asfalt yola çıkalım bir an evvel. Sonunda asfalattayız. Ohhhhh bee!!! Üstümden öküz kalktı. Gevşedim. Hava da kararmadan, yağmur da yağmadan otele varıyoruz. O yağmur bulutları bütün gün bizi tehdit etti ama kıyağını da yaptı. Biz otele varıyoruz ve yağmur başlıyor…

Akşam yemeği için yine kasabaya gidiyoruz. İlk iş bir içki içmek oluyor bu sefer. Buraların meşhur içkisi Pisco Sour. Kuvvetli bir içki. Nasıl iyi geliyor anlatamam. Üstüne de güzel bir yemek yiyerek otele atıyoruz kendimizi. Yarın da dönüş var zaten. Akşamları da soğuk oluyor diye banyo bile yapmadan yatıyoruz. Planımız yarın sabah erkenden buranın meşhur termal havuzlarına gidip sıcacık suda gevşemek ve banyo yaparak yola çıkmak. Zira dönüş yolumuz yine 4900m’den geçiyor… Dağlarda gezinmeye doymuyorduk sayın seyirciler. İflah olmaz bir ‘mecera’ sevdasıyla yollardayız.