Machu Picchu (06 – 07 Şubat 2016)

  Sabah 6’da uyanıyoruz. Kahvaltı edip Aguas Calientes’e giden trene yetişeceğiz 07:45’de. Orada da 2 gece kalacağız. Çünkü gittiğimiz gün hava kapalı ve yağmurlu olursa 2 gün deneme şansımız olsun istedik dağı görebilmek için. İlk gün halledersek de ikinci gün termal havuzda azıcık keyif yapar, dinleniriz diyoruz. Machu Picchu kasabası olan Aguas Calientes’in türkçesi ‘Sıcak Sular’ demek. Adını termal sularından alıyor yani.
Neyse Aguas Calientes’e giden tren tam turistik bir tren. Farklı sınıfları var. Kompartıman kompartıman ayrılmış. Yerel halk da aynı trenle gidiyor çok ucuza. Çünkü kasabaya karayolu ulaşımı yok. Fakat onların kompartımanı ve sanırım saatleri de farklı. Bizimki turistler için ayrılan sınıfın en ucuzu ama o bile gayet lüks. Bir de yemekli falan bir kompartıman var. Ama gereksiz bir para bence zira yolculuk zaten 1,5 saat sürüyor. 

Uçağa biner gibi giriş yapılıyor bu trene. O yüzden hareket saatinden en az yarım saat önce orada olmanız isteniyor. Bir de kompartımana sadece kabin boyu birer çanta kabul ediliyor. Biz fazla eşyalarımızı Cuzco’da Raul’ün ofisinde bıraktık bunu bildiğimiz için. Daha fazla valizi olanlar için sanırım ayrı bir ‘valiz teslim prosedürü’ gibi bir şeyler var. Emin değilim ama.  

    
 07:15’de istasyonda hazırız. Güvenlik kapısında biletler ve pasaportlar kontrol ediliyor. Kontrolden geçer geçmez de bir masa koymuşlar kahve ve kek ikramı var. Sonra görevliler biletimize göre kompartımanımıza yönlendiriyorlar bizi. Trenin dışından anlaşılmıyor ama içine girince ne kadar güzel olduğunu anlıyor insan. Camlar geniş. Tavana da cam yapmışlar ki güzergah boyunca dağ manzaralarını kaçırmayalım. Canım ne kadar da düşünceliler! O kadar parayı alınca bence tavanı boydan boya cam yapmalılardı ya neyse. Bu da makbul. Tek yön adam başı 69usd gibi bir rakam ve diğer alternatifi yürümek:) Daha 4 yaşına bile gelmemiş çocukla o kadarına da cesaret edemedik şekerim. Paşa paşa ödedik. Machu Picchu’ya ulaşmak masraflı iş anlayacağın. Ülkenin en büyük gelir kaynaklarından biri bu olunca gayet güzel paraya çevirmişler. Günde ortalama 2000 kişi ziyaret ediyormuş dağı. Unesco bu sayıyı 800’e indirmek istiyormuş aslında. Korumak amaçlı. Fakat talep çok fazla, para da tatlı olunca Peru, devlet olarak kabul etmiyormuş. Tartışmalar da devam ediyormuş.

Ne diyordum? Heh! Trene bindik ve allah seni inandırsın 1 dakika bile gecikmeden tam zamanında hareket etti. Yol boyunca çok güzel manzaralar görüyorsun. Keyifli bir yolculuk. Arada da çay-kahve ve atıştırmalık ikramı var. Öyle bakına bakına heyecanla geçip gidiyor yolculuk. 

Saat 9’u biraz geçe Aguas Calientes’e varıyoruz. İstasyonda otelden görevliler karşılıyor bizi. Hava da açık. Yağmur yok. Havayı kestiremediğimiz için dağa çıkış biletlerini önceden almadık ki para boşa gitmesin. Biletler tarihe göre ve 1 günlük veriliyor çünkü. Aynı gün içinde 2 kere kullanabiliyorsun giriş çıkış yapmak için ama o kadar. O yüzden biletleri alıp hemen yukarı çıkmaya karar veriyoruz. Görevliler sağ olsunlar bizi bilet gişesine götürüyorlar. Bilet almak için de pasaport gerekiyor aklınızda bulunsun. Valizleri alıp otele götürüyorlar. Bizi de yukarı çıkan otobüsler için bilet gişesine bırakıyorlar. Bunların hepsi birbirine çok yakın. 2şer dakika yürüyorsun. O arada Mira ufak çaplı bir ‘o botu giymeem. Rahat değiilll’ krizi geçiriyor. Biz delleniyoruz. ‘Bu kız böyle olursa hayatta da çıkılmaz o dağa’ diye birbirimize çemkiriyoruz falan. ‘Amaaann giymezsen giyme be’ diye isyan ederek 1 dakika kadar çorapla yürütüyorum hanımı. Çoraplar falan ıslanıyor tabi çünkü yerler ıslak. Biz geriliyoruz. Mira uyuz oluyor. Sonra çocuğum dine imana gelip botları giyiyor. Özgür dellenmiş ama bir yandan da otobüs bileti almak için sıraya giriyor. Biz de o arada vakit kazanmak için Mira’yla otobüs kuyruğunda yerimizi alıyoruz. Tam sıra bize geliyorken Özgür yetişiyor ve hop! otobüsteyiz. Dağın eteklerinden kıvrıla kıvrıla tırmanmaya başlıyoruz. Tırmandıkça hepimizin keyfi yerine geliyor. Tekrar normal insanlar ve sevecen bir aile formatına dönüş yapıyoruz. O gıcık hallerimizle gezeceğiz caanım dağı diye çok üzüldüydüm. Machu Picchu’yu göreceğiz güzelim neşe lazım, sevgi lazım. İyi olduk allahtan:) Hepimiz yorgunuz çünkü artık. Oluyor öyle ufak çaplı gerginlikler yolda.  

 20-25 dakikalık bir otobüs yolculuğundan sonra girişe geliyoruz. Otobüsten iner inmez fazla makyajlı, bildiğin modern bir işletme girişi ile karşı karşıya geliyorsun. Turizm işletmesi olarak baktığın zaman her şey düşünülmüş, iyi işleyen, temiz pak bir yer. Temiz tuvaletinden, ücretli bagaj teslim alanına kadar her şey düşünülmüş. 1 restaurant 1 tane de kafeterya var. Fakat Pisac ve Sacred Valley’den sonra bu kadar organize bir yapıdan geçip Machu Picchu’ya girme fikri beni rahatsız etti nedense. O kadar para karşılığında sattıkları biletlere layık hizmet veriyorlar dışardan bakınca aslında rahatsız edici bir durum yok. Fakat ben o muhteşem doğa ve İnka yapısı girişinin daha doğaya uygun olmasını dilerdim. Bu da benim şahsi gıcıklığım:) Zaten o kadar kalabalıkla giriş yapınca Sacred Valley’de yaşadığım etkilenmeyi burada yaşayamadım. 

   
Neyse. Otomatik gişelerden, görevlilerin kontrolünden geçtikten sonra artık içeridesin. Saat saat hava durumunu kontrol ediyoruz. Yağmura kadar 1 saatimiz var gibi görünüyor. Haldur huldur yürümeye başlıyoruz. İlk hedefimiz o meşhur tepeden afili bir Machu Picchu fotoğrafı çekmek. Sonra köşe bucak gezeriz diyerek başlıyoruz bakınmaya. Nerede o köşe? İki bölüm var gibi görünüyor. Sağdan başlıyoruz. Dağların tepesi de hafif bulutlu olunca yönü kestirmek kolay olmadı. Tam turistiz yani anlayacağın. O meşhur köşede yağmurdan önce o fotoğraf çektirilecek! Fakat yanlış taraftan başlamışız gezmeye. Diğer tarafa tırmanmak için de bütün rotayı tamamlamak gerekiyor sağ tarafta. Çünkü tek yön yapmışlar yolu. Geziyoruz. Fotoğraflar çekiyoruz ve yavaş yavaş içimize işliyor Machu Picchu. Her tarafı dimdik, yemyeşil ve yüksek dağlarla çevrili. Altta bir nehir. Şehir zaten bir dağın tepesinde… Hem doğanın muhteşemliği hem de o muhteşem ve zorlu doğaya böyle bir ‘hayat’ kurmuş olan İnka’ların etkileyiciliği birleşince girişteki o ‘etkilenmeme’ hali geçip gidiyor. Büyüleniyorsun. Bugün doğanın karşısında nasıl bir ‘hiç’ olduğunu bir kere daha hissediyorsun. Seni orada bıraksalar belki 1, bilemedin 2-3 gece anca dayanırsın. Onu düşünüyorsun. Doğaya saygı duymak ve ona uygun yaşamak gerek bunu farkediyorsun. Belki farkındasındır zaten ama burada kafana kafana vuruyor bu gerçek. Zaten yakın tarihte sel basmış da dağ ulaşılmaz hale gelmiş. Helikopterlerle kurtarılmış kalanlar.

Aslında doğanın içinde, başka hiç bir şey olmayan her yerde aynı his kaplıyor içimi. Bakmalara doyamıyorum gezdiğimiz her noktadan manzaraya. 

Sağ tarafı biraz hızlıca bitirip sol tarafa tırmanmak için sabırsızlanıyoruz. Çünkü sağda yerleşim alanlarının içinde dolaşırken soldan tepeye tırmanıp yukarılardan bakıyorsun Machu Picchu’ya. O arada hafif bir yağmur başlıyor. Özgür Mira’yı sırtına atıyor ve yolumuzu bulmaya çalışırken yön sorduğumuz görevli, sanırım 15kg, 102cm’lik bir insan yavrusunu taşıyan Özgür’e acıyor ve bizi kestirme ve ters yön olan İnka teraslarının oradan geçiriyor. O arada Mira ‘yağmur dursun’ sihri yapıyor. Hakkatten de duruyor yağmur. Zaten seyahat melekleri genelde bizden yana:) bu da hanımın şansı olsa gerek…

Buradan sonrası bol tırmanışlı bir yol. Bizim vücutlar yüksekliğe alışmış olduğu için yükseklikten yana çok derdimiz yok. Hele Özgür keçi gibi sırtında çocukla tepeye kadar tırmandı. Bazi yerlerde dilim dışarı çıktı benim. 20-25 dakika çıkıyorsun. Yolda inenlere denk gelince gaz veriyorlar ‘az kaldı az. Ama değiyor’. Hakkatten de değiyor. Oturup bütün gün izlersin. Her yıl 1 kere gelip bakmak istersin. Machu Picchu öyle bir kere gördüm de bitti gibi bir yer değil. İnsan oralarda dolaşmak ister. Dağ tepesinde yaşamak.

 Şekil şekil, çeşit çeşit fotoğraflar çektik. Her köşesini, ‘ara sokağını’ dolaştık ve yağmur başladı. Her kime ya da neye teşekkür etmek gerekiyorsa:teşekkürler. 

Yağmurluklarımızı geçirip dolaşmaya devam ediyoruz. Her köşeden ayrı bir güzellik görüyorsun zaten. Hatta Özgür ve Mira’nın arkadan fotoğrafını çekeyim derken ‘bak bak gelene baakk’ diye Özgür’ün fısıldamasıyla arkalarından gelen lamayı bile gördük. Daha ne olsun. Bütün güzelliklerini sundu bize. 

2 saatten azıcık fazla sürede bitirdik turumuzu. Rehberli turlar da 2 saat kadar sürüyormuş. Hani isterseniz girişte bir sürü rehber hazırda bekliyor özel tur yapmak için ama gezerken duyduk hep kitap ezberi yapmışlar. Aynı tonda, aynı laflar…

Dönüş için otobüs sırasına giriyoruz. Acıktık. Yorulduk. Çıkışta yine aynı ‘turistik’ ortama girince rüya bitiyor:) 

Kasabaya iner inmez yemek yiyecek yer arıyoruz ama her şey hem çok turistik hem de çok pahalı. Sonradan esnafla konuşunca öğreniyoruz ki buraya mal getirmek için bile tren kullanmak gerekiyormuş. O yüzden maliyet fazlaymış ve bu da zaten fazla turistik olduğu için normalin üstünde olan fiyatları daha da artırıyormuş. Çorbalar 15-20 lira arasında değişiyor restaurantlarda. Arka sokaklara geçince fiyatlar düşüyor biraz. Otele doğru giderken yolda sadece lokallerin yemek yediği, kapısının önünde koca mangal yanan bir yere girip 2 porsiyon kaburga yiyoruz. İyi geliyor.

   Sonrası otel ve dinlenme. Akşam da Özgür gidip pizza alıyor. Odada yiyoruz. 

 Dağımızı ilk gün görebildiğimiz için ertesi gün dönüş saatimize kadar rahatız. 14:15’de istasyonda olmamız gerekiyor. Kahvaltı sonrası kasabayı dolaşıyoruz. Termal havuza gitmekten de vazgeçiyoruz. Pis olduğuna dair yazılara denk geldik. Çekmedi. 

Arka sokaklara doğru ilerledikçe 6-8 sol’e yani 5-7 liraya menüler görüyoruz. Biz zaten esnaf lokantası kovalayan insanlar olduğumuzdan hemen birine çöküveriyoruz. Harika bir buğday çorbası ve üstüne balıkla şenleniyoruz. Yanına da her daim ‘chica’ ikram ediyorlar. Siyah mısırdan yapılma meyve suyu gibi bir şey. Lezzetli de. 

Tren saati geldi. Artık vedalaşma zamanı. Lisede, ingilizce kitabımda duymuştum adını ilk kez. Ne olduğunu, kimin yaptığını bile bilmeden sadece adıyla içime işlemiş, görmeyi en çok istediğim yerlerin içinde üst sıraya yerleşmişti Machu Picchu. Bir hayal gerçek oldu yani benim için. Zaten nasıl bir yerse instagram’da da en çok beğeniyi orada çekilen fotoğraflar aldı. En çok görülmek isteyen yer orası oldu. Var demek ki bir kerameti…

Tren bizi Ollantaytambo’ya 16:30 gibi bırakıyor. Cuzco’ya gitmek için araç ayarlamıştık biz ama 8 sol’e minibüsler var aklınızda olsun. O gece Cuzco’da kalıyoruz. Ertesi sabah Puno’ya geçeceğiz. 6 saatlik bir yol. Yine dağların arasında yaklaşık 5000m’ye kadar yükseleceğiz. O yüzden erkenden uyuyup dinlenmemiz lazım…

Hadi Puno’da görüşürüz…

Not: Machu Picchu’ya nasıl gidilir? Fiyatlar nedir? Gibi detayları anlatan ayrı bir yazı yazacağım ama artık Türkiye’ye dönünce.

   
    
    
    
    
    
    
    
    
 

Reklamlar

Cuzco (2-5 Şubat 2016)

La Paz’dan 45dk’lık bir uçuşla geliyoruz Cuzco’ya. Burada da ev tuttuk 3 geceliğine. Hem çamaşır yıkamamız gerekiyor hem de biraz dinlenmek istiyoruz.
Bu bölgede havalar pek karışık. Hava durumu yağmur veriyor ama bir bakıyorsun ki güneş açmış ya da sabah kapalı gibi ama 11 gibi bir güneş açıyor pırıl pırıl. Sonra akşam oluyor hava buz, yağmur yağıyor ve evlerde ısıtma sistemleri falan yok. Böyle yaşamaya alışmışlar ama biz alışmamışız. İlk gece yedik golü. Gerçi gecelerin soğuk olduğunu bildiğimizden ev sahibi ile yazışırken evde bir tane elektrikli radyatör olduğunu teyid ettik ama o da Mira’nın odasında. E hadi biz iki kişiyiz, ısınırız-ısıtırız birbirimizi diyelim o da olamıyor. Evde 3 oda var. 2 tanesinde 2’şer tane tekli yatak, 1 tanesinde de 1 tane tekli yatak var. Yataklar da gavur ölüsünden hallice. Birleştiremiyoruz yani. Önce bir ‘amaann yaa sığarız biz bu tekliye ikimiz birden’ dedik ama gecenin sonunda ben, Mira’nın sıcacık odasındaki diğer yatağa yerleşmiştim. Özgür de kuzum benim uyku tulumu ve beresiyle deriin bir uykuya dalmıştı. Ay hemen acımasız demeyin bana lütfen. Çok ısrar ettim yanında kalayım, birlikte donalım diye ama istemedi. Neyse şekerim o gece öyle geçti gittii. Sonraki geceler için gidip 1 tane daha ısıtıcı aldık. 62 sol. 2 tane alpaka yününden yapılma battaniyenin altına girdik, ağırlıktan kıpırdayamadan uyuduk. Boşuna meşhur değil o Alpaka yünü! Aman ev sahibemiz duymasın ikinci sobayı zira elektrik çok pahalı olduğu için bu tarz ürünler çok lüks tüketime giriyormuş ama donduk anacım yaa. 40 yaşına geliyoruz yani artık. Öyle ayrı yataklarda, uyku tulumu-bere falan yatmayalım. Azıcık rahatlık hakkımız:).         Kaldığımız evi nasıl anlatsam size? Buldum. Hani Cuzco’lu bir arkadaşınız sizi evinde kalmaya davet etse ve hala annesiyle yaşıyor olsa tam da öyle bir evde kalırdınız eminim. Klozetin üstünde pembe, dantelli, çiçekli ve saten kılıflar vardı diyeyim siz gerisini tamamlayın. Ama hoş oldu. Her tarz evde ve otelde kalmış oluyoruz bu seyahat boyunca. Plansız programsız devam ediyoruz ya yola. Yani ülkeler arası uçuş tarihlerimiz belli ama içlerini yolda planlıyoruz. Dolayısı ile bazı yerlerde son dakika rezervasyonu olduğundan iyi ev bulamıyoruz. Ay amma uzattım ev konusunu ama sonra unuturum ben bunları:)

Cuzco, La Paz’a göre daha alçak. Dolayısıyla iyi geldi bize. Nefesler biraz rahatladı ama hala zorlanıyoruz çok hızlı hareket edince. Ev sahibemiz bizi coca çaylarıyla karşıladı. ‘Yükseklik çarpar şimdi sizi. Dinlenin, hemen çay için’ dedi. Yerim. Ne bilsin biz 4100m’lerden geliyoruz. 3600m bize koymaz. Şeker bir hatundu. Zaten kendi kalıyormuş o evde. Biz gelince aldı valizini gitti.

İlk gün mahalleyi keşfedelim diye çıktık. Açız ama. 15 sol’e balıkçıda bir menü bulduk. Ara yemek olarak ‘ceviche’ görünce hemen atladık. Çok da severek yedik. ‘Ohh bee ucuz memleket bulduk sonunda’ diye de sevindik bir de. Sonraki günler o menünün pahalı bile olduğunu anlıyoruz. İlk gün kazığı diye bir şey var şu hayatta ya da deniz ürünü pahalılığı…


 15 sol, yaklaşık olarak 14 lira ediyor. Hemen hemen aynı paralarımız. Zaten ülke değiştire değiştire kurların hepsi karıştı kafamda. Bu iyi geldi. Bayıla bayıla yediğimiz yemekler o akşam Özgür’ün ve benim bağırsaklarımızı pek mutlu etmedi. Fakat 2-3 tuvalet ziyareti sonrası attı vücut. Mira domuz gibi maşallah…

2.günü de sakin geçirdik. Mira’ya ekran limiti yok bu seyahatte. Yeni yeni keşfettiği çizgi filmlerle kendinden geçti tabi. Zaten deli gibi yağmur yağıyordu. Evde olmak iyi yani. Biz Türkiye’den çıkarken yükseklikten sebep bu taraflara gelmeyiz diye düşünüp yağmur için ayakkabı almadık yanımıza. Birer terlik birer de spor ayakkabımız var. O gün öğleden sonra yağmursuz bir aralıkta San Pedro pazarına gittik taksiye atlayıp. Taksi çok ucuz. 5 sole her yere gidiyorsun. Hatta bazen daha ucuz. Pazarın içi bize fazla turistik geldi. Mira ve Özgür portakal suyu içerlerken o arada ben şöyle bir turladım ve çıktık.

   

Taksiyle gelirken ara sokaklarda bambaşka dükkanlar, pazar ve sokak satıcıları görmüştük. Hemen kendimizi oraya atıyoruz. Gerçek Cuzco hayatı orada… Tazecik maydonoz buluyorum diye bir seviniyorum ki sorma.  
Genelde hep kadın satıcılar. Ekonomi kötü olduğu için kadınların çoğu çalışıyormuş. Çok hayatın içindeler. Çocuğu olanların hepsi de çocuklarıyla birlikte çalışıyor. Kimisi dükkanın içine atmış bir park yatak bebe içinde, kimisi sarmış sırtına, almış eline de el arabasını meyve satıyor. Kimisi de sokakta, yere kurulmuş bir şeyler satarken çocuğunu doyuruyor. Burada kadınlar çok özgür. Diledikleri yerde sakınmadan, saklanmadan memelerini açıp emziriyorlar çocuklarını. Hayat bu kadar doğal akıyor çünkü. Ve olmazsa olmaz şapkaları kadınların… Birbirinden güzel, karakteristik şapkalar ve çakma ‘n.ike’ şapkalar havada uçuşuyor. Ama her iki şapkayı da aynı havayla taşımayı biliyorlar. Şapkasız çıkmıyorlar abi!

  
  



 O sokaklardan birinden 17 sol Mira’nınkiler için, 20 sol de benimkiler için harcayarak en bi dandiğinden yağmur botları aldık kendimize. Çünkü hava durumu hep yağmur veriyordu. Sonradan bir açtı, kısa kollu dolaşır olduk. Elimizde-belimizde montlarla kalakaldık:) ama ilerleyen zamanlarda çok işimize yaradılar.

Cuzco’yu anlatayım biraz da. Çok iyi korunmuş, çok karakteristik bir şehir. Zaten genel olarak Peru, bu turizm işini çok iyi çözmüş. Ülkenin en büyük gelir kaynağı turizm. Adamların Machu Picchu’su var bir kere. Bunun da kıymetini iyi biliyorlar. Bir de kurnazlar ki sorma bu ziyaretten iyi para kazanmak için gerekli bütün sistemi kusursuzca kurmuşlar. Bu apayrı bir yazı konusu. Onu artık dönünce yazarım.
Cuzco’nun ana meydanı Plaza de Armas, dünyada 2 tane kilisesi olan tek meydanmış.

  

Balkonlu kafelerden birisine otur, iste kahveni ve seyret bir müddet. Eminim ruhuna iyi gelecek. Yüksek bina yok. Doğal dokusuyla korunmuş, sıcacık bir kasaba. Zaten Unesco Dünya Miras Listesi’nde. Bir de bizim orada olduğumuz dönem karnavallarına denk geldik. Habire dans eden birileri geçip durdu biz kahvemizi içerken önümüzden. Mira için büyüleyici tabi. Hemen gidip onlarla dans etmek istiyor. Bir pastayla aklını çelip, yarım saat öteliyoruz isteğini ki ana-baba da ağız tadıyla bir kahve içsin. Daha sonra aralarına karışıp onlarla dans bile ediyor hanımım.

 Cuzco ve bu meydan çok turistik tabii. Machu Picchu yolcularının uğrak yeri. Yol üstü durağı. Biletleri falan buradan alıyor herkes. Uzun zamandır ilk defa bu kadar çok turisti bir arada görüyoruz. Acenta dolu her yer. Sokaklarda size tur satmaya çalışanlar, ücretsiz yürüyüş turu yapanlar(bahşişe çalışıyorlar), hop on-hop of otobüs turları satanlar her yerde. İki katlı, üstü açık gezi otobüslerini görünce Mira çok istedi binmeyi. Bir gün de onunla gezdik. Galiba ben de ilk defa bindim. Çocuk insana neler yaptırıyor. Onun gönlü olsun diye binmiştik ama bizim için de harika oldu. Çünkü merkezin dışında, yokuşlu yolların sonunda 3 merkezi de böylece görebilmiş olduk. Yoksa geri kalan şehir rahatlıkla yürüyerek gezilir ki zaten bir yeri keşfetmenin de en şahane yolu bu. Kaybolacaksın sokalarında. Mira da yaşına göre bu konuda bayağı iyi iş çıkarıyor hani.

Nereleri gördük otobüs turunda peki?

Sacsaywaman: İnka kalesi harebeleri. İçine girmedik. Sadece tepede bir yerde durdu otobüs ve oradan gördük.

X Zone: İnka’ların İspanyol saldırılarından kaçıp sığındıkları tünelleri gördük. İçlerinde yürüdük. İnka’lar için çok kutsal olan ve Pachamama’ya (toprak ana) adaklarını sundukları bir bölüm de var tünellerde. Bugün hala ‘mistik’ ziyaretçiler buraya gelirmiş. Çünkü tam o noktada pozitif enerji akımı olduğuna inanılıyormuş. Biz de pozitif enerjimizi aldık ve yola devam ettik. Bu ‘mecera’lı yollar Mira için harika! Daracık patikalarda elimizi bırakıp ‘ben bu işi başarırıım annee. Bu işi tek başıma başarırııımm’ diye şarkılar söyleyerek yürüdü. Bu noktada manzara harika. Doğa nefis. Çok turist çeken bir bölge değilmiş ama bu yazıyı okuyorsanız ve yolunuz oralara düşecekse mutlaka gidin derim açık havada. Tünelleri ve kalıntıları gezmeseniz bile belki at binmek için gidersiniz. Aynı tepede bir de at turu yapıyorlar.

   
  
Cristo Blanco: Tepede 8m’lik beyaz bir İsa heykeli. Bizim için pek bir numarası yok yani de Mira onu da pek sevdi. Aynı pozu vererek fotoğrafını çekmemizi bile istedi düdük. Çektik tabi ki:)

  Şehri keşfedip biraz da dinlendikten sonra Machu Picchu için organizasyon yapmaya başladık. Özgür iş ortakları aracılığıyla lokal bir acenta ile iletişime geçti. Direkt gidip onlarla tanıştık. Çünkü acentasız bile yapsan tüm organizasyonu, önemli bir miktar para ödüyorsun. Bir de biletler için, ulaşım için falan sıraya girmek istemedik. Bu seyahatin en önemli ziyareti bu olacaksa bütçeyi esnetip rahat rahat gidelim dedik. Oralara tırmanmak falan zaten Mira için ciddi bir iş. Kafamız rahat olsun, en iyi bilenlerden yardım alalım. Acentanın sahibi Raul. Çok da iyi iş çıkardı. Şeker de bi adam. 2 defa falan görüşerek her şeyimizi ayarladık. Raul’un güzel de bir kıyağı oldu bize. Hani donuyoruz diye gidip bir ısıtıcı almıştık ya işte onu satmak istiyoruz. ‘Nerede satılır bu ikinci el?’ diye sorunca. ‘Ben alırım bana da evde lazım oluyor zaten’ diyerek 50 sole alıverdi elimizden:)

5 Şubat sabahı rehberimiz ve Raul bizi evden alıyorlar ve adım adım Machu Picchu’ya doğru ilerliyoruz.
Not: Çocukla gidecekseniz Cuzco’ya küçük bir kakao müzeleri var, oraya da bir uğrayıverin. Güzel çikolataları da var hani. Kakao topraklarındayken kaliteli bir çikolatayla çocuğunuzu ve kendinizi mutlu edebilirsiniz. Bu tarz minicik şeyler çocukla seyahatte o günün tamamını kurtaracak bir hareket olabiliyor:)