İstanbul-Buenos Aires Uçuşu

Mira şu 3,5 senelik ömrü hayatında çok defa uçağa bindi. Bunların 4’ü okyanus ötesi 11, 14 saatlik uçuşlardı. Bunlardan ikisinde hala meme emdiği ve daha fazla uykuya ihtiyacı olan ‘bebek’ klasmanında olduğu için nispeten kolay uçuşlardı. Fakat 3,5 yaşında, pek de poposunun üstünde durmayan, kurtlu diye tabir ettiğimiz bir dönemine denk geldi hayatının en uzun uçuşu. 

Her zaman olduğu gibi biletimizi aldığımız gibi online c-in’lerin ne zaman yapılabileceğini kontrol ettik, zamanı gelince de uçağın arka tarafında, mutfağa yakın fakat tuvaletlerinde dibinde olmayacak şekilde seçtik koltuklarımızı.

Uçak biletini aldığımız andan itibaren de Mira’yı hazırlamaya başladık. Haritadan Arjantin’in yerini gösterdik. Nereye gideceğimizi, uçakta ne kadar uzun süre kalacağımızı onun anlayacağı dilde anlatmaya başladık: ‘uçakta uyuyacağız, uçakta yemek yiyeceğiz, uçakta oyun oynayacağız ve yine uçakta yemek yiyeceğiz. Çook uzun bir uçuş olacak’ gibi..

Daha önceki uçuşlardan yeteri kadar deneylimli olmama rağmen bu uzun uçuşa daha fazla hazırlıklı olmam gerektiğini hissediyordum. Sonuçta oturmayı seven, sakin enerjili bir çocuk değil Mira. Uçuş öncesi uzun uzun muhabbetlerimizin haricinde bir uçak içi ‘acil durum kiti’ hazırlığına da giriştim. En sevdiği şeyleri ve sadece ‘özel’ durumlarda izni olan şeyleri kafamda listeledim ve ona göre bir çanta hazırladım. Bunlar da yetmez, hani olurda darlanırsa falan diye de daha önce hiç haşırneşir olmadığı şeyleri de devreye sokmaya karar verdim. Neydi peki bunlar?

En sevdiği şeyler

oyun hamuru

etiket kitabı

resim defteri ve farklı boyalar

kitap (ki bu yolculuk için yeni kitaplar aldım ve hediye paketi yaptırdım. bu uçak yolculuğu ve seyahatimiz için özel hediyeler diye verdim)

tabi ki en sevdiği oyuncakları

Delirme durumunda devreye sokulacaklar

mühür ve damga seti (yılbaşı konseptli- Tchibo’dan )

uçları sünger şeklinde baskılı boya kalemleri (yine Tchibo)

Özel durumlarda izni olanlar
balık kraker

sakız (emziği bıraktığından veri inişte ve kalkışta hayat kurtarıcı. Ayrıca da güzel bir sus borusu)

ipad ve içine daha önce birkaç defa seyredip beğendiğine inandığım bir kaç kısa çizgi film ve puzzle (ipad için de yeni bir kulaklık aldık ki millet uyurken istediği gibi film izleyebilsin. Daha önce New York uçuşunda deneyimsizlikte gol yemiştik. Öyle büyük bir kulaklığımız olmadığı için uçakta dağıttıkları hani şu kulak içine giren kulaklıklardan denemiştik de olmamıştı. Sinir olmuştu. Durmamıştı. Canı acımıştı. Hazırız oradan gol yemeyeceğiz bu sefer!)

Yolculuktan 4 gün önce bir de kulak iltihabı gibi bi bela buldu bizi. Mecbur antibiyotiğe başladık. Onun için de sağlam bir ilaç çantası hazırladık ve uçuş gününü beklemeye başladık. ..
  

  
02 Aralık 2015 günü Türkiye saati ile 16:45’te İstanbul’dan havalandık ve yaklaşık 4 saatlik bir uçuşla aktarma için Amsterdam’a ulaştık. Bu uçuş gayet sakin, bol muhabbetli, yemeli-içmeli, uçak içi televizyonunda film izlemeli bir halde pek de anlamadan geçti gitti. Fakat dananın kuyruğu aktarmadan sonra kopuyor. Asıl uçuş bundan sonra başlıyor. Amsterdam’da 1,5 saatlik bir beklememiz var ki anca indi-bindi yapmaya vakit var. Aslında bu kısa bekleyiş çok iyi oldu. Non-stop 19 saatlik bir uçuştansa arada, çocuğun da uykusuzluktan zıvanadan çıkmadığı bir zamanda mola vermek, uçaktan inmek ve hareket etmek çok çok iyi geldi hepimize. Tazelendik. Havalandık. Alanda koşturduk. Ayakları açtık. Oturmaktan daralan yavruyu saldık. Ortam değiştirdik ve yeni uçağımıza, 14 saatlik yeni yuvamıza yerleştik. Bayağı bildiğin yerleştik. Bıraksan 1 hafta yaşayacak kadar donanımlıydık. Hani olur da valizler falan kaybolursa diye el çantamıza Mira’yı 3-4 gün idare edecek kadar eşya koyuyorum. 
Uçağa girer girmez bi baktık ki uçak bebe kaynıyor. Şenlikli bir yolculuk olacak belli. Tam arka koltuğumuzda 8-9 aylık bir bebek var. Kocamla şöyle bi birbirimize baktık. O bakış ne demek deneyimli analar-babalar bilir. Deneyimsizler için de ben söyleyeyim: ‘Allahhh bu bebe şimdi ağlar ve bizim melekler gibi uyuyan çocuğumuzu uyandırır’. Oysa bile bile uçağın arka kısımlarını seçmiştik biz! Bütün küçük bebekler önlerde uçakta verilen bebek yataklarında olmalıydı. Neydi şimdi bu son dakika golü? Olsundu biz de oralardan geçmiştik, bir şekilde hallolurdu.Gerekirse biz bile yardım ederdik o perişan ana babalara. Uçuşun 8. saatinde falan bir güzel yedik-yuttuk o lafları. Dur bekle az, yeri gelince onu da anlatacağım.

Neyse efendim uçak havalandı. Keyifler yerinde. Bizim kız arkadaki şekerpare bebeyle oynaşıyor. Oyuncanlarını ona veriyor, veledi oynatıyor falan. Arada da ipad’den bi şeyler izliyor falan derken güle oynaya 2 saat kadar bir süreyi geçirdik. Bi şeycik kalmadı zaten 12 saat sonra oradayız 🙂 Yemek geldi. Yedik ki bu çocuk insanının en bi sevdiği şeylerden biri uçakta yemek yemek. Oyuncaklı geliyor herhal. Yemek sonrası bizimkinde bir uyku cozurtusu belirdi. Paketledik. Uyuttuk. Koltuklar arasındaki kolları kaldırdık ve ayaklar babasında, baş bende şeklinde yatırdık. 

  
Ohhhh bizim için uçuş asıl şimdi güzelleşiyor. Taktık kulaklıkları, seçtik filmleri, uzattık ayakları kıpırdayamadan ama arada arada kafa, kol-bacak ittirmeleriyle, ‘aman düşecek tut’ bakışlarıyla da olsa kısa bi keyif yaptık. Zaten boş uçak hiiiç denk gelmedi bize şimdiye kadar ki şöyle üçlü koltuklara yaya yaya gidelim. Hep tek koltuğa 2 karpuz sığmaya çalışarak gittik. İşin ucunda gezmek olunca bıraksan tek koltuğa üçümüz de sığmanın yolunu buluruz 🙂

Oh dedik uyudu. Doktorun kulağı için hem uyku da yapar diye verdiği ilacı da vermiştik zaten. Sabaha kadar uyanmaz. Artık kahvaltı için biz uyandırırız öpe öpe derkeeen uykusunun 4. mü 5.mi saatinde ne seninki dönmeye çalıştı ve dönemedi, yeri dar geldi. Hah işte o noktadan sonra da Mira bize uçağı dar getirdi. Ağlamaya başladı. Uçakta yere yatmak istedi. Hostesler yerde yatamaz dedi(güvenlik gereği yatamaz tabii de gel de sen onu uykusunun arasında civataları yakmış çocuğa kendin anlat bakalım). Kaldırmak istedikçe kendini yere atmaya devam etti. O arada hala uyuyordu çünkü. Neyse bir şekilde kucakladık. Sakinleştirdik. Fakat o kadar çok uykusu vardı ki ipad, televizyon falan gözü görmedi. Sonra benim kucağımda uyuyakaldı. Baş yine bende ama bu sefer benim ayaklar kocamda şeklinde 1 saat falan gittik. Ben de uyumuşum. Gıcık etti beni ama kucağımda mis gibi uyurken hala minnacık olduğunu hatırlayıp sakinleştim. Zaten ana-baba kontrolü kaybederse bu cücelerin şiraze toptan kayıyor. Kesin bilgi unutmayın derim! 
Uçuşun sonraki büyük kısmı biraz benim kucakta biraz babasının kucağında, biraz Boba’da (anakucağı) uçak içinde dolana dolana geçti zaten. Sonunda uyutmaya çalışmaktan vazgeçtik. Baktık ki onun da uyuyası yok kalktık ana-kız hosteslerin yanına gittik. Uzun uçuşlarda zaten orası kokteyl alanı gibi olur. Mira da sosyal bi çocuk olduğu ve uyumayı da sevmediği için genelde çokça takılırız o tarafta. Esneme hareketleri yapanlar, uyumayan çocuğunu kapıp gelenler, çay-kahve içinlerle takıldık. Bir de oralara giden çocuklara genelde hostesler hediyeler verirler benden söylemesi 🙂 Bu sefer de sanıyorum ki business uçan çocuklara verdikleri hediye kitinden verdiler. Pek hoşuna gitti. Sabah oldu, hava aydınlandı bu sefer de babayla uçak içi turuna çıktılar. Böyle böyle saatler geçti ve kahvaltı zamanı geldi. Işıklar açıldı. Oh be! Benim de ruhum aydınlandı o ışıklarla birlikte. Çünkü hareket başladığı an bizimki yine melek haline döndü. 

Bu arada arkadaki bebek mi ne oldu? Şekerim o bebek uçak havalanırken elde taşınan tipteki anakucağına yattı ve uyudu. Kendi zaman dilimine uygun olarak gece bi ara mık! dedi. Anası bi güzel kahvaltısını besledi. Tıktı ağzına emziği ve uyumaya devam etti. Biz 16 kilo, 103 cm’lik kazık kadar çocuğumuz uyusun da jetlag olmasın diye anakucağına tıkıştırıp uçak içinde volta ata ata uyutmaya çalışırken paralel evrende bunlar oldu işte. Gavur bunu da yapmış ne diyeyim! Benimki 8,5 aylıkken Los Angeles uçağında gözler ferfecir okur halde milletle oyun peşindeydi ne uykusu!

Neyse devam edeyim. Kahvaltı sonrası artık herkes uyanmış, uçak içi şenlenmiş ve ışıl ışıl olmuşken çiçek açmış kızımla hostesin verdiği çocuk kitinden çıkan hafıza kartlarıyla oynadık, resim yaptık derken bir anons: ‘sevgili yolcularımız Buenos Aires havalimanı için alçalmaya başlamış bulunuyoruz. Lütfen kemerlerinizi bağlı, koltuklarınızı dik ve tepsilerinizi kapalı konuma getiriniz’. Oyunu bölüp tepsiyi kapattırmak hafif sinir bozucu oldu ama suç benim mi? Pilot dedi. İnene kadar da camdan bakındı zaten. Tekerlekler yere değene kadar geri saydık ve inerken sakız çiğnedik. 

Yerel saatle sabahın 7’sinde indiğimiz için valiz beklerken falan biraz uyusa çok iyi olur diye düşünerek Mira’yı yine emektar Boba’ya koydum. Saniyesinde uyudu. Şu Boba var ya yemin billah anamdan daha çok yardımını gördüm kızı büyütürken(anacığım alınmasın ayrı şehirlerde olmasak aaah ah). Neyse efenim diyorum ya Boba’nın hakkı ödenmez diye bak son dakika güzelliğini de anlatayım da öyle bitireyim:

Aldık valizleri çıkışa doğru gidiyoruz ama çıkış yok. Yani insan, birsürü insan, çok insan var ama ‘çıkış-exit-salida’ falan yazmıyor. Biz durduk cengaver kocam gitti çıkışı bulmaya – hoş istesede boynuma asılı 16kg 103cm’le ben nereye gideyim. Geri geldi. Meğer o insan yığını dediğimiz şey çıkış kuyruğuymuş. En az 1,5 saatimiz garanti yani. Bıraktım kocamı sırada ‘dur dedim ben bi bakayım’ git git bitmeyen sıranın sonlarına doğru bi baktım ki bir kapı. Kapıda da bir yazı. Yazı da diyor ki: Çocuklular için. Fakat bomboş . Yazının önünde duran güvenliğe gidip sordum gerçekten o kapının açık olup olmadığını. ‘açık’ dedi. Sonra bana bi baktı ‘çocuk kaç yaşında?’ dedi. Dedim ‘3,5 ‘. Şöyle bir süzdü beni. Yaaaniihhh babında bir kaş-göz işareti yaptı ve ‘eh hadi geç bari’ dedi. Anakucağının içinde ne kadar da kazık bi şey taşıdığımı tam ölçemedi zaar. ‘aman sakın kıpırdama bak kocamı alıp geliyorum’ dedim ve koştum. Sonra elimizi kolumuzu sallaya sallaya hiiiç sıra beklemeden çıktık. Gittik. 

Bizimki taksi yolculuğu da dahil 2 saat kadar Boba’da uyudu. Bu sayede de 4 gün içinde jetlag falan kalmadı. Buenos Aires yazısında görüşmek üzere…

  
Sevgiler.

#gezginmira

Reklamlar